Ermeni araştırmacılarının Dersim’le ilgili çalışmaları ve düşünceleri 1

Ermeni araştırmacılarının Dersim’le ilgili çalışmaları ve düşünceleri

Antoloji

Önsöz

Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında yaşayan Alevilerin etnik kökeni ve Aleviliğin din olarak oluşması konusu, kendi içinde çözüme ulaşmamış çok sayıda soru barındırdığından dolayı, birçok araştırmacı ve analizcinin dikkatinin merkezinde bulunmaya devam etmektedir.

Bu durumun nedenlerinden biri, belki de, günümüze kadar konuyla ilgili yayınlanmış eserlerin az ve genel olarak yüzeysel olmasından kaynaklanmaktadır.

Dersim Alevilerinin dini, gelenekleri ve gündelik yaşamıyla ilgili Ermeni araştırmacılar tarafından yapılan araştırmalar bu açıdan hayli değerlidir.

Bu araştırmalar, konunun daha sonraki safhalarda irdelenmesi açısından önemli olup, sadece Aleviler ile bazı Ermeni aile ve sülaleler hakkında değerli bilgiler içermekle kalmayıp, etnik kökenleri hakkında da tespitler yapma imkânı vermektedir.

Ermeni araştırmacılar tarafından Alevilik sorununun tam manasıyla araştırılmasına yönelik bazı denemeler genelde geçen yüzyılın ilk on yıllarında yapılmış olmasına rağmen, maalesef, günümüze kadar bu konuyla ilgili sistematik bir çalışma gerçekleştirilmemiştir. Birinci Ermenistan Cumhuriyeti’nin ortadan kalkması ve Sovyet rejiminin tesisiyle birlikte, genel bilimsel yönelimler ve ilgiler ideolojik nedenlerden dolayı yön değiştirmiş, Alevilere yönelik araştırmalar ikinci plana atılmıştır.

Bu açıdan, XIX. yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başında Alevilikle ilgili araştırma yapmış Ermeni yazarlar önem kazanmaktadır.

Burada belirtmek gereken husus, sunulan çalışmaların bir kısmının ağırlıklı olarak analiz içerikli olmaktan çok belgesel nitelikte olmasıdır. Bu durum, günümüz araştırmacısına tarihsel kıyaslama tahlili prensibinden yola çıkarak, Alevilerin gündelik yaşamı ve dini inanışlarında ne gibi değişikliklerin gerçekleşmiş olduğunu görme imkânı sunmaktadır.

Alevilerin milli kimlik sorununu irdelerken, yabancı araştırmacıların büyük bir kısmının, Türkiye’de yaşayan Alevilerin etnik açıdan sadece Türkler ve Kürtlerden oluşmuş olduklarını iddia ettiklerini belirtmek gerekir.

Lakin Ermeni araştırmacılardan N. Dağavaryan, G. Halacyan, G. Yerevanyan ve diğerlerinin çalışmalarında, Alevilerin bir kısmının Ermeni kökenli olduğu, bu yüzden de Alevi inancı ve dogmatiğinde çok sayıda Hıristiyanlık öğelerinin bulunduğu birçok kez belirtmektedir.

“Tarihi Ermenistan Sınırları” çalışmasında, Dersim bölgesi sakinlerinin etnik ve dini oluşumuna ayrıntılı bir şekilde değinen Arşak Alboyacıyan, konuyla ilgili benzeri yaklaşımlarla ilgili, Dersimlilerin tamamen İslamlaşmış Ermeniler olduğu teorisini yanlış kabul ederek, dışarıdan göçerek Ermeniler üzerinde egemenlik kurmuş olan göçmenler olduklarını daha olası kabul edip, bu insanların, Selçuklu akınları döneminde, muzaffer Selçuklu ordularını izleyerek batıya göçüp bu bölgeye yerleştiğini belirtip, “yerel unsur ise onlar içinde kaynaşmış, fakat eski inancını ve kutsal yerlere olan saygısını kaybetmemiştir” demektedir.

Alboyacıyan, Aleviliği bir din olarak irdeleyerek, Alevilerin dış görünüş itibarıyla İslam olup, gelenekleri ve dini inanışlarının, bağlaşım (kutsanmış ekmek ve şarap tatmak), ikrar (günahların itirafı) gibi, saf Hıristiyan ananeleri ve inançlarıyla dolu olduğunu belirtmektedir.

Üç yıl Osmanlı meclisinde mebusluk yapmış olan N. Dağavaryan da Alevilikle ilgili araştırmalarda bulunarak, “Hıristiyan Protestanlığın ve Kızılbaşlık tarikatının doğuşu” adında bir kitap yayınlamıştır. Bu kitapta, Küçük Asya’ya yaptığı gezi ve Kızılbaşlarla yaptığı görüşmeleri, bu görüşmeler esnasında dedelere ve dini toplantı ile ayinlere katılanlara dinleriyle ilgili sorular sorduğunu anlatmaktadır.

Alevilerin dinlerini irdeleyen Dağavaryan da, dış görünüşüyle İslam’a benzeyen Aleviliğin kökenlerinin IV.-VII. yüzyıllardaki Manihaizm’e, daha sonra Paulikyanlara, X.-XI. yüzyıldaki Tondraklılara uzandığı, yeni bir din olarak oluşma sürecinin ise, Paulikyanlar ile Tondraklıların tarikatçı olarak takibata uğramalarıyla başlayıp, bu takibatlara karşı koyabilmek için Araplarla birleşerek, dış görünüş itibarıyla onların dinini kabul ettikleri sonucuna varmıştır.

Dağavaryan, son iki hareketin ideolojilerinin, Alevilik haricinde Avrupalı ve Ermeni Protestanların oluşmasına yol açtığını düşünmekte, Kızılbaşlık ve Hıristiyanlığın benzerliklerini ortaya koyarak, üç Hıristiyanlık öğesinin değişime uğrayarak Kızılbaşlığa geçişini vurgulamaktadır.

Birinci öğe olan Vaftiz, sünnetle yer değiştirmiştir. Sünnetin masraflarını, Hıristiyanlıktaki vaftiz babası durumunda olduğu gibi, babalık (Türk Kızılbaşlarda) veya kirve (Kürt Kızılbaşlarda) olarak anılan dost üzerine almaktadır.

Dağavaryan, Kızılbaşların bazen Ermenilerin kirveliğini kabul ettiklerini ve Ermenilerde, vaftiz babası ve vaftiz olanın aileleri arasında olduğu gibi, kirvelik bağıyla bağlanan ailelerin de birbirlerine kız vermediğini vurgulamaktadır.

İkinci öğe olan Tövbenin ise, bir diğer öğeyle değiştirilmeden, İkrar şeklinde kalmış olduğunu belirtmektedir.

Dedeler, kendilerine tabi olan cemaatleri belli aralıklarla ziyaret edip, üyelerin Tövbe ve İkrarla temizlenmesini sağlamaktadır.

Üçüncü öğe ise, Kızılbaş ayinlerinde gerçekleştirilen Bağışlamadır, ki yazarın kanaatine göre bu, Hıristiyanlıktaki Bağlaşmadır.

Araştırmacı, Kızılbaşların Hıristiyan manastırlarına ziyarete gittikleri ve ayinlerinin, Hıristiyanlardaki ilahileri anımsatan şarkılar eşliğinde yapıldığını kanıtlamaktadır.

Hıristiyanlarla olan bir diğer benzerlik, hamuru yoğururken, fırına koyarken ve yemekten önce haç çıkarmalarıdır.

Bu arada, Kızılbaşlardan duyduğu bir noktayı da belirtmektedir. Kızılbaşlar, “kendileri ve Ermeniler arasındaki farkın, soğanın zarı kadar olduğunu” belirtmektedirler.

Dersim Alevilerinin XX. yüzyıl başındaki sayıları hakkında Dağavaryan’ın sunduğu istatistikî bilgiler değerlidir. Buna göre, Dersim ve Malatya’daki Alevilerin sayısı 300 bine varmaktaydı.

Nikoğayos Adonts, “Ermeni sorununun çözümü hakkında” çalışmasında Dersim Alevilerinin diniyle ilgili bir irdeleme sunmaktadır. Yazar, Dersim ve Harput sancakları sakinlerinin inançlarına değinerek, bu dinin, Hıristiyanlık ve Manihaizm öğretilerinin karışımı temelinde, dış görünüşüyle Şiilikle maskelenmiş olduğunu yazmakta, Pavlikyan hareketinin yayılma alanının da Dersim’den Harput’a kadar olan bölgeyi kaplamış olduğundan dolayı Dersimlilerin, tarihi olarak VII.-IX. yüzyıllarda oluşan Ermeni Pavlikyan tarikatının ardılları olduğunu belirtmektedir.

Adonts, Bizans’ın baskıları altında Paulikyanların bir kısmının Resmi Kilise’yle birleştiği, diğer kısmının ise Bizans Kilisesi’ne yönelik radikal nefreti sebebiyle, Bizans Kilisesi’nin egemenliğini tanımayarak İslam’ı kabul etmeyi tercih ettiği konusundaki tarihi olguyla bu görüşünü gerekçelendirmektedir.

Bir diğer Ermeni araştırmacı olan Karo Sasuni de, “Kürt Milli Hareketleri ve Ermeni-Kürt İlişkileri” çalışmasında, Dersimlilerin, Tondraklıların ardılı olduğunu belirtmektedir.

Georg Halacyan da “Dersim Ermenilerinin etnografyası” kitabında, Dersimlilerin yaşamı ve geleneklerini sunmaktadır. Yazar, Dersim’i gezip, kök-köy, ev-ev dolaşarak Ermeni, Kürt ve Türklerle ilgili istatistik hazırlar, ayrıca Ermenice isimlerini korumuş olup, Aleviler tarafından Ermenilere ait kutsal yerler olarak kabul edilen manastırlar, kiliseler, mezarlıklar ve köyler hakkında bilgiler sunar.

Yazar, Dersim ve halkının, yani Alevilerin Ermeni kökenli olup, onlardan bir kısmının Kürt-Alevi adı altında gizlenerek Ermeni geleneklerini korumuş olan Ermeniler olduğunu kesin bir şekilde belirtmektedir.

Aleviler arasında yaygın olan, Ermenilerin azizlerinin kendi azizleri olduğu konusundaki inanış da bu durumu vurgulamaktadır.

Yazar, Alevilerin bayramlarını ayrıntılı bir şekilde irdeleyerek, bunların bir kısmının Ermeni yortuları günlerine denk geldiğini belirtmekte, bir kısım Alevi tarafından kutlanan kırmızı yumurta gününü örnek getirerek, bunun Paskalya olduğunu belirtmektedir.

Halacyan, çalışmasında Ermeniler ile Dersimli Alevilerin tarihi sıkı ilişkisi hakkında ek bir kanıt olan, halk arasında yaygın ve tarihi temellere dayanan bir söylenceye değinerek, “Dersim” ismini, Ermeni papaz Der-Simon’un ismine bağlamaktadır.

Palu ve çevre yerleşimleriyle ilgili bir araştırma gerçekleştirmiş olan Boğos Natanyan da Aleviler ile Hıristiyanların sıkı ilişkisine değinmektedir.

Kızılbaşların kelime dağarcığında çok sayıda Ermenice kelime bulunduğunu ve dini ayin açısından Ermenilerle benzerlikler olduğunu belirterek, ilginç bir olay olarak, ziyafet esnasında kendisinden masayı kutsamasını istemelerini belirtmektedir.

Dersim ve halkını araştıran Sargis Haykuni de bölgedeki köyleri, yaşam tarzını ve alışkanlıklarını anlatmaktadır.

Araştırmacı, Dersim’de yaşayan aşiretlerin birbirlerine karşı düşmanlık beslediği ve sık-sık birbirleriyle çatışma içine girdikleri, fakat savaş başladığında birbirlerine düşman büyüklü küçüklü aşiretlerin dış düşmana karşı birleştiğini belirtmektedir. Dersimli kadınların, kocalarıyla birlikte düşmana karşı savaşa girmeleri ilginçtir. Haykuni, hemen her Dersimlinin, Türkçe ve Kürtçenin haricinde Ermenice de konuştuğunu belirtmektedir.

Haykuni ve Halacyan’ın araştırmaları, özellikle Ermeni etnografyası açısından önem taşımaktadır.

Bir diğer yazar, G. Yerevanyan da Dersim ve halkı hakkında belgeler toplayarak yayınlamıştır. Yazar, bu çalışmasında, Dersim’de yaşayan Alevilerin, XV. yüzyıl sonrasında Kürtleşmiş olan Hıristiyan Ermeniler olduğunu belirtmekte, bu görüşü kanıtlamak için de Dersimlilerin İslam’dan uzak olduklarını belirterek, Hıristiyanlık ve Ermeniler arasında yaygın olan ayinlerini ve geleneklerini betimlemektedir.

Andranik adında bir araştırmacı, seyyah XIX. yüzyıl sonunda Dersim’i gezerek “Dersim” başlıklı bir yazı kaleme alır. Dersim’in köyleri, konumları ve çevresi, halkı, yaşamı, geleneklerinin ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı kitaptaki veriler yukarıda belirtilen yazarların tanımlarıyla uyuşmaktadır.

Yazar, Kızılbaşları betimleyip, askeri imkânlarını ortaya koyarken, Kızılbaşların kökeninin belli olmadığını da belirtmektedir.

Yazarın kanaatine göre, İranlılardan geçmiş olduğu kabul edilen geleneklerin bir kısmının Ermenilerde de var olduğundan dolayı, Kızılbaşları, İran kökenli olarak kabul etmek yanlıştır.

Çemişgezekli vatanseverler tarafından yayınlanmış olan “Çemişgezek Tarihi Kitabı” da Aleviliğin araştırılması için değerli veriler sunmaktadır.

Bu kitapta, XIX. yüzyıl sonu Dersim halkı hakkında ayrıntılı veriler yer almaktadır.

Alevilerin dini, alışkanlıkları ve Ermenilerle olan benzerlikleri, ayrıca Dersim köyleri sakinleri hakkındaki istatistikî veriler dikkate değerdir.

Yervand Topçuyan, Aleviliğin tabiata tapma öğelerine değinmekte, Alevilerin ruh göçü fikrini kabul ettiklerini vurgulamakta, ruhun insanlardan bitkilere, hayvanlara, suya ve farklı nesnelere geçtiğine inandıklarını, öğretilerinin temelinde ise, Ali’nin Tanrı olduğu fikrinin yattığını kanıtlamaktadır.

Aleviler Ali’nin, Tanrının kendisi olduğunu ve farklı zamanlarda, farklı niyetlerle vücut bularak Musa, Davut, İsa, Muhammet ve daha farklı peygamberler adıyla dünyaya geldiğini inandıklarını belirtmektedir.

Belirtilen yazarların hemen hepsi, çalışmalarında Mirakyan Ermeni aşiretine değinmekte, Halvori Surb (Aziz) Karapet manastırı çevresinde hayli güçlü bir sülale olarak yaşadıklarını anlatmaktadır. Bazı yazarlar, Mirakyanların, Ermeni Mamikonyan sülalesinin halefleri olduğu vurgulanmaktadır.

Ermeni yazarların, Aleviler ve Alevilikle ilgili eserleri bu kadarla sınırlı değildir. Ermeni tarihçilerinin çalışmalarında, Ermenilerin din değiştirmesi ve Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Şii Müslümanlara benzeyen halk hakkında konuyla ilgili çok sayıda zengin verilere rastlamaktayız.

Henüz bilmediğimiz başka çalışmaların da var olduğuna eminiz.

Birinci Ermenistan Cumhuriyeti döneminde (1918-1920) de İslamlaşmış Ermenileri, bu arada da Aleviliği kabul etmiş olan Ermenileri araştırma konusunda çalışmalar yapılmıştır.

Simon Zavaryan, Küçük Asya’nın batısında bulunan bir kısımda etnografik ve sosyal araştırmalar yapılmasını önermiş. Garegin Khajak ise Minas Veradsin’e Küçük Asya’nın batısından doğusuna kadar benzer araştırmalar gerçekleştirmesi talimatını vermişti. Barseğ Sargısyan adında bir genç, “İslamlaşmış”, “gizli” veya kendi sözleriyle “yabancılaşmış” Ermenilerin kimliğini araştırmak ve bu teorisini topluma sunmak konusunda ciddi çalışmalar yapmıştı.

Yazar, Ermenilerin, doğu bölgelerinde Türk veya Müslüman toplumdan sayıca daha fazla olduğu ve eski zamanlardan beri Türk, Kürt veya Laz Müslüman maskesi altında saklandığını belirtmektedir.

Lakin Birinci Ermenistan Cumhuriyeti’nin ortadan kalkması ve Ermenistan’a Sovyet rejiminin gelmesiyle, yukarıda belirttiğimiz gibi, ülkedeki genel bilimsel yönelim ve ilgi alanları değişerek, Alevilerle ilgili araştırma yapma sorunu önemini kaybeder.

Son on yıllarda ise konuyla ilgi tekrar ilgi oluşarak, genel olarak Aleviler, bazılarının ise Ermeni kökeni hakkında, Ermenice dergilerde bölük pörçük makaleler çıkmaya başlamıştır.

Belirtilen yazıları irdeleyince, Alevilerin dini bir cemaat olarak şekillenmesi sürecinde ve daha sonraki dönemde cemaatin büyümesi konusunda Ermeni unsurunun katkısının büyük olduğu bariz bir şekilde gözükmektedir. Bu durum, çok sayıda araştırmacı tarafından da belgelenmektedir.

1915 soykırımından hayatta kalan çok sayıda Ermeni’nin de Alevilere sığınmış olduğu bir gerçektir. Konuyla ilgili verilerden biri de Soykırımdan kurtulan bir Ermeni olan Sargis Alemyan’ın anılarıdır. Bu kitapta, Dersim Alevilerinin, kaçmayı başarabilen Ermenilere yönelik misafir sever yaklaşımı ve Ermenilere yönelik açık sempatisi ve çoğu kez kardeş sevgisinden bahsetmekte, Dersimli Alevilerin, talihsiz Ermenilere ellerinden geldiği kadar yardım ederek yer, gıda ve gerekli destek sunduklarını belirtmektedir.

Lakin Alevilikle ilgili sorunların ayrıntılı bir şekilde araştırılmış olmamasından dolayı, hangi asırdan itibaren, ne şartlar altında ve hangi sayıda Ermeni’nin Aleviliği kabul etmiş olduğu sorusunu cevaplandırmak şimdilik mümkün değildir.

Bu kitapta, yukarıda belirtilen yazarların, zengin belgesel verileri, özellikle de Dersim halkının alışkanlıkları, yaşamı ve diğer tarihi olaylarla ilgili bazı soruların cevaplarını bulma konusunda yardımcı olabilecek çalışmalardan bölümler takdim edilmektedir.

Kitapta yer bulan bazı yazarların, ortaya konan sorunların derinlemesine araştırılmasına yönelik denemeleri, Dersim halkı ve genelde Alevi inancıyla ilgili soruşturan yaklaşımlarını kanıtlaması açısından önemlidir.

Burada takdim edilen yazıların önemli bir kısmı, belgesel temelli genellemeler üzerine kurulu olduklarından dolayı, yazarların vardığı sonuçlar havada kalmayıp, birbirlerini tamamlamaktadır. Bu açıdan, Ermenice olarak yazılmış ve günümüze kadar yaygın okur kitlesine ulaşamamış olan bu araştırmaların geniş okuyucu kitlesine ulaştırılması açısından, bu kitabın önemli olacağını düşünmekteyiz.

Adonts Nikoğayos

Günümüzde Kürdistan’a ait olarak kabul edilen Dersim ve Kharberd sancakları gerçekte hem coğrafi, hem de etnik açıdan Ermenistan Yüksek Platosu’nun ayrılmaz parçalarıdır. Savaş öncesinde bu bölgede 100.000 Ermeni (Linç’e göre 85.000, Kine’ye göre ise 70 bin) ve aynı veya daha da büyük sayıda, yanlışlıkla Kürt olarak anılan bir millet daha vardı. Bu insanlar, Türkler tarafından “Kızılbaş”, Ermeniler tarafından ise “Duzik” olarak anılmaktaydı. Ermeniler bu isimle genellikle Dersim halkını adlandırmaktadır. Dil unsuru, doğu bölgelerinde Müslümanlığın baskısı altında milli bir ölçüt olmaktan çıkmış ve yerini başlıca öğe olarak dine terk etmiştir. Hem Kızılbaşlar, hem Dersim halkı, Hıristiyanlıktan da, İslam’dan da farklı bir dine sahiptir. Bu insanların inanışları, Hıristiyanlık ve Manihaizm öğretilerinin Şiilik örtüsüyle gizlenmiş bir karışımıdır. Tarih diliyle açıklamak açısından, Ermeni Pavlikyanların devamı olan tarikatçılar olduklarını söyleyebiliriz. Şii yönelimleri nedeniyle Sünniler tarafından İranlılarla aynılaştırılıp “Kızılbaşlar” olarak anılmaktadırlar. Ermenilerin “Duzik” isimlendirmesi ise “tarikatçı” anlamına gelmektedir. Bu isim, büyük bir ihtimalle Dersim isminin “tarikatçılar ülkesi” olarak kökenini açıklamaktadır. (Duz=esk. Durzi, buradan da Durzaena ve Arapça şekli olan Dursim).

Bir sonraki bölümde açıklanacağı üzere, Pavlikyan tarikatı, Dersim’in dağlık kesimlerinden Harput’a kadar olan alanı içine alan bölgeyi kapsamaktaydı. Onların bir kısmı Bizans’ın baskıları sonucunda resmi kiliseyle birleşmiş, diğerleri günümüze kadar Akın çevresinde Horom veya Kalketon Ermenileri olarak varlığını sürdürmektedir. Kalanlar ise İslam’ın etkisinde, malumat sahibi olmayan kişiler için günümüze kadar bir gizem olarak kalmış bir bilmeceye dönüştüler. Pavlikyanlar, Bizans kilisesine karşı duydukları aşırı nefretleri dolayısıyla, onların egemenliğini kabul etmek istemeyerek, İslam’ı kabul etmeyi yeğlediler. Bu durum, Araplarla olan ilişkilerinde görülmektedir.

Türklerin tüm hoşgörüsüne rağmen Kızılbaşlar ve Dersimliler bugün de Hıristiyanlardan ziyade Türklere düşmanlık beslemektedir. Gelenekler ve alışkanlıklar, kendilerini Hıristiyanlara daha sıkı bağlamaktadır. Bir tarım toplumu olan Kızılbaşlar, usta meyve yetiştiricileri ve becerikli tacirler olarak nam salmışlardır. Etnik tabiatları ve barışsever yaklaşımları da Kürtlerle taban tabana zıttır. Sebebi ne olursa olsun, bu yarı-Hıristiyan unsura Kürt menşei atfetmek için hiçbir neden yoktur. Onları bu ülkenin yerli, Hıristiyan halklarından olarak kabul etmek için çok daha önemli nedenler vardır.

Sasuni Karo

Kızılbaşların asıl merkezi Dersim ve çevresi, Harput ile Sebastia’dır. Zaza dilini konuşan tüm aşiretler Dımbıli veya Dımbılik olarak anılırlar. Dımbıliler, Varto ve Genc’ten başlayarak tüm Yeprat havzasına ve Harput’a kadar yayılmış olmakla birlikte, büyük oranda Dersim’in dağlarında yaşarlar. Büyük bir kısmının kendine özgü, radikal Şiiliğe çok yakın bir dini inançları vardır. Dusik (Duzıki, haydut) olarak da anılmaktadırlar. Tomaşek, Hartmann, Neulke ve diğer bilim adamlarının görüşüne göre Zaza lehçesi konuşan Dusikler, eski çağlarda bu taraflara gelmiş bir İran soyuna ait olup, asıl Kürtlerden birçok yönden farklıdır. Ayrı bir millettir. Prof. Tomaşek onları dil açısından Ermenilere yakın bulmakta ve Marastan’dan (Van ve Beyazıt arasında, takriben Abağa ve Berkri bölgesi) geldiklerini tahmin etmektedir. Bu nitelendirmeleri açıklamak amacıyla Kürt lehçeleri ve geleneksel hikâyeler üzerine kurulu bazı izahatlar eklemek istiyorum. Zaza, Kuran ve Kelhor’un (son ikisi Sine ve Kirmanşah bölgelerinde) bazı benzerlikleri vardır, dini açıdan da aşırı Şii’dirler. Bu özellikler VIII.-X. yüzyıllara aittir. Daha eski ve belirsiz zamanların kaynaklarına başvuralım. Bunları ise gelenekler ve hikâyelerde bulmaktayız. Böylelikle, en eski Kürt anlatılarına istinaden Kürtler, marvan ve namarvan (adam ve adam olmayan, marv = adam, marvan çoğul) olarak iki gruba ayrılmaktadır. Zaza lehçesi konuşanlar namarvandır, kurmanc lehçesi konuşan çoğunluk ise marvandır. İran ve Türkiye’de yaşayan ve namarvan olarak anılan aşiretler Dımbıliler olup, büyük oranda Şii’dir. Bu anlatı, farklı şekilde olmakla birlikte aynı anlamı tamamlayan bir başka anlatıyla açıklanmaktadır. İki çeşit Kürt vardır Mil (Milan) ve Zil (Zilan). Milanlar cesurdur, marvandır, adamdır, Zilanlar ise zayıftır, aşağıdır. Kürt anlatılarına göre Milanlar, eski Araplardan gelmedir (İbrahim veya Muhammed’in soyundan geldiğini göstermek, Müslümanlığın ve İncil’in etkilerinin sonucudur. Aynı şekilde Ermeni Bagratuni ve Ardsruni hanedanları Hıristiyanlık şevkiyle kendilerini Yahudi soyuna bağlamaktaydı). Zilanlar ise İran’dan gelen dinsiz soyların devamıdır (eski inançlar ve Şiilik ima edilmektedir). Bu anlatılardaki en önemli konu ise, Martastan’la özdeştirilen Zil veya Zilan kelimelerinin kullanılmasıdır. Şayet Dersimliler Martastan’dan gelmeyseler, bu durumda Abağa ve Berkri’nin hemen bitişiğindeki Aladağ Zilan’ından (Zilan Vadisi) gelmişlerdir. Zilan yer ismi, tahminen çok eskilerden beri var olmuş ve Martastan’dan gelen tarikatçı aşiretler Zilan olarak anılmışlardır. Dersimlilerin, Tondrakyanlar veya onların seleflerinin bölgede kalmış bir grubu olduğu düşünülmektedir. Tendürek’i, Tondraklıların çıkış noktası olarak kabul ettiğimizde, Tendürek’in Aladağ’ın eteklerinde ve böylelikle Martastan ve Zilan bölgelerinde bulunduğunu görmekteyiz.

İki grup da büyük İran kökeninden ayrılmış olsa da bu birkaç açıklama, genel olarak Kürt anılan Zaza’ların farklı bir etnik grup olduklarını göstermektedir. Eskilere dayanan bu ayrılmayı ortaçağda ve daha sonraki dönemlerde meydana gelen tüm hareketler boyunca belirgin olarak görmekteyiz.

Bunu belirttikten sonra tarihin ipinden tutarak devam edelim, Şah İsmail zamanından başlayarak.

Kendilerini Abbasilerden gelmiş olarak kabul edip, Melik Şahi aşireti olarak anılan Çımışkadsak yöneticileri, Dersim ve yöresine egemendi. Melik Şahlar Moğollar, Timur ve Kara Yusuf zamanında bölgeyi ellerinde tutmaya muvaffak oldular. Lakin Şiilerin azılı düşmanı olan Akkoyunlular, onları ezmek için ellerinden geleni yaptılar. Akkoyunlular, Türk Kharbandalı boyunu onların üzerine yolladı, fakat Pir Şeyh Hasan onları mağlûp ederek Şeyh İsmail’in Akkoyunluları ezmesine yardım etti. Şah İsmail’in galibiyetlerinden sonra Şeyh Hasan isteyerek İran’a tabi oldu. Lakin Şeyh Hasan, Şah İsmail tarafından uzaklaştırılıp, yerine İranlı bir yönetici atadı. Bundan dolayı, Çımışkadsak bölgesi de bağımsızlığını korumak için Sultan Selim’in tarafına döndü. Sultan Selim, diğer Kürt beyliklerini yeniden tesis ettiği gibi, Çımışkadsak beyliğini de tekrar tesis ederek Emir Pir Hüseyin’i miras hakkıyla beyliğinin başına geçirdi. Lakin gördüğümüz gibi, Sultan Selim’den sonra Osmanlı ve İran arasında 100 küsur yıllık bir savaş yaşandı. Sünni Kürt aşiret reisleri bu yüz yıl zarfında Osmanlıya destek olup, hiçbir zaman devletten baskı görmemelerine rağmen, genelde Kızılbaşlar ve özelde ise Dersim bölgesi, her zaman İran’ın (Şii) tarafında olup, Dersim’den Sivas’a kadar Osmanlı devletiyle kanlı çatışmalarda bulunarak, genel Kürdistan’ın bağımsızlığını kale almadan, sadece kendi özerkliğini korumak istedi.

***

Sultan Selim’den yüz on beş yıl sonra (1639 yılına kadar), bu iki rakip imparatorluk küçük aralıklarla sürekli savaş dönemi geçirdi. Ermenistan, Kürdistan ve Azerbaycan ve geniş çevreleri, devamlı olarak bu iki dev dalganın arasında kaldı. Osmanlının, egemenliğini doğudaki bu geniş dağlık coğrafyada tesis edebilmesi için yüz yıl gerekti ve Kürt beylikleri, Osmanlı egemenliğinin güçlü kozu durumuna geldi. Kürt beylikleri bu şartlar altında, tabii olarak Osmanlı orduları tarafından baskı görmüyor, tersine devamlı güçleniyorlardı. Ermeni milleti ise, tersine, Osmanlı, İran ve Kürt ordularının hareketleri esnasında ayaklar altına alınmaktaydı. Bu yüzyılı, Kürtlerin, göreceli Osmanlı egemenliği altındaki bağımsızlık dönemi olarak adlandırmak mümkündür.

Diğer kesim, Çımışkadsak ve Khozat bölgeleri (Dersim) merkez itibarıyla, Kharberd ve Sebastia’ya yayılmaktaydı. Bir kolu Balu’ya ve daha da güneye inerek, Malatya’ya kadar uzanmakta, diğer kolu ise Yerzınka’ya, Karin dağlarına kadar yayılmaktaydı. Dominant unsur Dersimlilerdi, veya genel isimleriyle Kızılbaşlar. Büyük bir kısmı Zaza lehçesini konuşmakta ve Şii mezhebine yakın durmaktaydı. Bu kesim (Şii, Sünni, Zaza veya diğer gruplar dâhil olarak) coğrafi konumu açısından Anadolu’nun bağrını oluşturarak, Türkiye’yi Ermenistan ve Kürdistan’dan ayırmaktaydı. Türk unsurla doğrudan ilişki içinde olup, Osmanlı yönetim ağı içine alınmıştı, bir kısmı ise, örneğin Dersim, bu yönetimin sınırında bulunmaktaydı. Diğer taraftan ise bu kesim Osmanlı ordularının Sebastia-Kharberd-Yerzınka-Karin yolu üzerindeydi. Sultan Selim’le imzalanan Osmanlı-Kürt antlaşmasından sadece yirmi yıl sonra, 1530-1535 yıllarında Osmanlı-İran çatışması baş gösterdi.  Şii mezhebinden olanlar Osmanlıya karşı ayaklanıp, İran’ın başarısını umdular. Kızılbaşistan (Kızılbaş ayaklanmalarıyla renklenen bu ara coğrafyayı böyle adlandıralım), bu yaklaşımıyla Kürt beyliklerinin siyasetinden tamamen ayrılarak, özerkliğini korumak uğrunda tek başına kanlı bir savaş sürdürmekteydi. Orta vilayetler (Sebastia, Kharberd, Malatya ve Yerzınka), 1535-1690 yılları arasında, tam bir buçuk asır fırtınalı bir süreden geçti. Türk valilerinin ve Yeniçerilerin hukuksuzlukları, Kızılbaşların ayaklanmaları, büyük orduların gidiş gelişi bir kaos ortamı yaratmıştı. Osmanlı devleti, ilk günlerden itibaren bu bölgelerde kesin hâkimiyet kurmak istediğinden, başlıca merkezlerinde özerk beyliklerin varlığına tahammül etmemekteydi, özellikle de bu toplumun İran’a yönelik açık sempatisi şartlarında. Böylece, idari merkezileşme yaklaşımı bir taraftan, Şii ve Sünni mezhepleri arasındaki çatışma diğer taraftan ve özerk beyliklerin kesin bağımsız kalma çabaları diğer taraftan bu savaş ortamını körüklemekteydi. Osmanlı, Osmanlı-İran savaşı için gerekli olmayan, hatta engel teşkil eden bu merkezi vilayetleri öncelikle yiyip hazmetmek istemekteydi. Kızılbaşların geniş hareketleri, genel bir Kürt emeline hizmet etmemekte, kendi özerkliklerini korumak isteyip, Osmanlı yönetiminin yerleşmesine engel olmak istemekteydi. Kürdistan beylikleri bu yüz yıl zarfında batıdaki Kürt veya daha doğru bir deyişle Kızılbaş hareketlerine önem vermemiş, tersine, onlara baskı uygulayarak birçok kere Osmanlıya destek vermiştir.

Bu uzun süreli savaşlarda Kızılbaşlar baskı altına alınıp, Osmanlı yönetimi bölgeye yerleşerek, merkezi yönetimle birleşir. Sadece Dersim zayıf varlığını koruyup, XVIII. yüzyıl ortalarında, Khozat’ta miras yoluyla devredilen yönetici bulundurmaktaydı. Bu arada Osmanlı-Kürt ilişkileri değişime uğrayıp (1639’dan itibaren), düşmanca yaklaşımlar artmıştır.

Dağavaryan Nazaret

Kızılbaşlık

Pavlikyan ve Tondrakyan tarikatına mensup olanların takibatı yıllarında, bunların bir kısmı baskılara karşı koyabilmek amacıyla Araplarla birleşerek, onların (ör. Vılit vostikan, II. Yezit emiri vs.) korumasını elde eder, onların isimlerini ve dış görünüşe göre dinlerini devralır ve Hovhan Odznetsi’nin belirttiğine göre, çocuklarına onların kutsal kitabını öğretirler. Böylece, sırtlarını Araplara vererek,  her türlü hukuksuzluğu yapmaktaydılar. Hatta büyük bir ihtimalle, kendi tarikatlarını sürdürmekle birlikte, sünnete de daha o dönemlerde başlamışlardı.

Tüm Ermenistan sathında yaşayıp, Kızılbaş adıyla tanınanlar, işte bu ismen Müslümanlaşmış tarikatçılardır.  Peder Poğos V. Meheryan’ın 1773 yılında Khınus, Bulanıkh ve Manazkert taraflarında görmüş olduğu ve Kürtlere düşman, fakat soydaşları Ermenilere dost olan Müslümanlaşmış Ermeni Manikeliler bu insanlardır.

Kızılbaşlar, aşağıda göreceğimiz üzere Tondrakyanlar ve onlardan oluşan Arkhvallılar gibi, Hıristiyanlığın üç temel özelliğini prensip olarak sürdürmüş olup, vaftizin yerini sünnetle değiştirmiş olmalarına rağmen, İkrar-Tövbe ve Af-Bağlaşmayı korumuşlardır. Eski Hıristiyanlarda olduğu gibi, ilahiler eşliğinde ifa edilen gece duaları vardır. Hıristiyan yortuları ve oruçlarını devam ettirmekteler. Kutsal asaları (İsrailoğullarındaki Aharon ve Hıristiyanlardaki çoban asası gibi) vardır. Bazıları, Manikeliler gibi ruh göçüne inanmaktadır. Son olarak da Alevilerin bazı inançları ve adetlerini almışlardır.

Kızılbaşların sayısı bir milyonu aşmaktadır. Genelde tarım ve hayvancılıkla, kısmen de ticaretle uğraşırlar. Zamanında gördükleri baskılardan ötürü, genellikle tepelik ve ıssız yerlerde kapalı bir hayat sürmektedirler.

Devlet onlara herhangi bir siyasi veya toplumsal görev vermez, onları Bâtıni bir İslam tarikatı ve aşağılık bir soy olarak kabul eder, bu yüzden de çok kereler baskı uygulamıştır. Geçmişte, İslam olmadıkları öne sürülerek askere de almamakla birlikte, daha sonra onları İslamlaştırabilme düşüncesiyle almaya başlamışlardır.

Şimdi Kızılbaş tarikatını, öğretilerini ve adetlerini inceleyeceğiz. Bu konunun hemen-hemen ilk yayıncısı olmamızdan dolayı, çok sayıda eksik, hatta yanlışlarımız olabilir, fakat uzmanların bağışlayıcı olup, hatalarımızı düzelterek bu çalışmayı tamamlayacaklarını ümit etmekteyiz.

Sünnet – Kızılbaşlarda vaftiz yoktur. Sünnet olmaktadırlar. Bazıları, dini prensipten ziyade korkudan yaptıkları, fakat Mesih’in de sünnet olmuş olduğundan doğru olarak kabul ettiklerini belirtilmektedir.

Sünnet merasiminin masrafını, Hıristiyanlardaki vaftiz babasına benzer konumdaki, babalık veya kirve olarak anılan bir dost üstlenir. Çocuk, sünnet esnasında kirvenin kucağında bulunur, aynen Hıristiyanlarda vaftiz esnasında vaftiz babasının kucağında bulunduğu gibi. Sünnet çocukluk döneminde yapılır, bazen daha geç de olabilir, fakat genellikle 15 yaşına kadar gerçekleştirilir. İçlerinde sünnetsizler de vardır.

Kızılbaşlar, Ermenilerin kirveliğini kabul eder, fakat İslamların kirveliğini hiçbir zaman kabul etmezler. Aileler, kirvelik bağıyla birbirlerine bağlanıp çok sıkı dost olurlar. Kızılbaş aşiretleri, kavga ve kan dökülmelerinin önünü almak amacıyla aralarında kirvelik bağı kurarlar. Kirvelik bağıyla bağlı aileler, Ermenilerde vaftiz babası ve vaftiz edilenin aileleri arasında olduğu gibi, birbirlerine kız alıp vermezler.

Musahiplik – Her Kızılbaş erkeğin bir danışman arkadaşı, musahibi olmalıdır. Musahipler, her konuda birbirlerine danışman, destekçi ve yardımcıdır, aşna ve canik olarak da anılırlar.

Musahip seçimi genellikle 15 yaşında gerçekleşir, bazen daha ileri yaşta da olabilir.

Musahip seçiminin özel ayini vardır. İki musahip adayı arkadaş, boyunlarına birer mendil bağlar, içlerinden yaşça büyüğü, diğerinin bağlamış olduğu halkadan tutar, rehber ise, büyüğün mendilinin halkasından tutarak onları dedenin huzuruna götürür. İkisi dedenin karşısında diz çöküp, sağ ellerini dedenin dizine koyarlar. Dede, onlara nasihatler verip, her şart altında birbirlerine yardım edip, ölene kadar birbirleriyle kardeş gibi yaşamaları gerektiğini açıklar. Sözlerine sadık kalacaklarına dair üç kere vaat ettirir, hazır bulunanları şahit olarak anar, tören bir duayla son bulur ve rehber onları yerlerine götürür.

Musahiplerden büyüğü bir hayvan (genellikle koyun veya kuzu) kurban eder, küçüğü ise orada bulunanların masalarına meyve hediye eder.

Bu tören esnasında musahiplerin boyunlarına bağlamış oldukları mendiller kendileri için kutlu kabul edilir ve saklanır, ikrar esnasında da bellerine bağlanır.

Kadınların musahibi yoktur, kocalarının musahibinin eşini kız kardeşleri gibi sayarlar. İki musahibin eşi birbirleriyle sıkı dost olur.

Musahiplerden biri yurt dışına giderken, eşi ve ailesinin savunmasını musahibine teslim eder.

Musahiplerden birinin ölümü durumunda, kalan arkadaşı kendisine yeni bir musahip seçer. Bu kişi, genellikle kendisi gibi arkadaşını kaybetmiş biri veya 15 yaşlarındaysa, ölen arkadaşının oğlu olur.

Musahip aileler, kirvelikte olduğu gibi, birbirlerine kız vermez.

Eski Hıristiyan mezheplerinde de günümüzdeki Kızılbaşların musahipliği gibi bir kurumun var olmuş olduğunu tahmin etmekteyiz.

İkrar – Kızılbaşların büyükleri (dede, seyit), cemaatlerinin ikrar ve tövbeyle temizlenmeleri için, belli aralıklarda onları ziyaret ederler. İkrar, Türkçe konuşan Kızılbaşlar tarafından görülmek ve sorulmak olarak anılır.

İkrar amacıyla dolaşan dedenin yanında, yardımcı görevli olarak bir rehber bulunur. Musahip çiftler rehber tarafından ayrı-ayrı alınarak yaptıkları hakkında sorguya çekilir. Belirgin suçlarla ilgili onları dedenin huzuruna götürür. Burada, eski Hıristiyanlarda yapıldığı gibi, aleni ikrar yapılır. Bu daha çok, dedenin başkanlığı ve cemaatin büyükleri ile önemli kişilerinin hazır bulunduğu bir mahkeme gibidir.

Rehber tarafından dedenin huzuruna getirilen çift, musahiplik töreninde boyunlarına bağlamış oldukları mendili bellerine bağlamış olmalıdır.

Suçlu çift, önce dedenin, daha sonra da hazır bulunanların ellerini öptükten sonra, herkesin önünde ayakta durur. Yalınayak ve sağ ayaklarının başparmağı, sol ayağın üzerinde olmalıdır. Dede, onların hal ve hareketleri, yaptıkları ve bilinen kabahatleri hakkında sorgulama yapar, gerekli olduğu zaman orada bulunanların şahadetine başvurur ve gerekli cezaya hükmeder.

İkrar, genellikle yılda bir kez ve Perşembe geceleri (Cumaya bağlanan gece) yapılır, fakat dedelerin, köylerde bulunan vekilleri (baba) de kış aylarında, Perşembe geceleri halkı toplayıp, aralarındaki sorunları inceleyerek barıştırıp, bazen cezalar dahi vermektedir.

Kadınlar için ikrar yoktur ve onların işlediği suçlardan kocaları sorumludur.

Tövbe – İkrarı kabul eden din adamı, kendisine başvuran suçluyla ilgili cezalar verir. Verilen cezalar genelde azarlama, tokatlama, falaka, boynuna taş bağlayarak saatler ve günlerce ayakta tutma, fakirlere sadaka verme, kutsal yerlere maddi veya farklı şekillerde hediyeler sunmaktır.

Yerzınka dolaylarındaki dedeler, ikrar edene çoğu kez Vağaver Köyü’nün, Kanlı Ocak olarak anılan ziyaretgâha gidip, bu kutsal mekâna hediyeler sunmak münasebetiyle ruhunu azat etmesini salık vermektedir.

Tövbe edenler bağışlanmaya layık olmadıkça, dedeler ve rehberler onların evine gitmez. Halk da tövbe edene yabancı gibi davranır, tövbe edenler dini toplantılara katılamaz.

Kızılbaşlar arasında en büyük günah eşcinsellik ve eşini boşamaktır. Eşini terk edenin, 7 yıl süreyle cemaatle ilişkisi kesilir ve dede onu kabul edemez.

Başkasının karısıyla ilişki kurmak da günahtır, özellikle de başka milletten olursa.

Tövbenin kuralı, öncelikle vermiş olduğu zararı tazmin etmek, zarar vermiş olduğu şahsın bağışlamasına nail olup, pişman olmaktır. Tazminin zor olduğu durumlarda sorun çetrefilleşir. Örneğin biri, diğerinin eşiyle ilişkiye girmişse, onuru kırılmış kocanın affına layık olmalıdır, fakat koca bu konuda genellikle taviz vermeyip, önemli miktarlar talep etmektedir.

Küfredenlerin cezası, dilini yakmaktır, fakat genellikle bir başka cezayla yetinilir.

Af – İkrarın ve tövbenin ardından dede, cemaatin ihtiyarlar meclisi huzurunda çifte sorar “Herkesi memnun ettiniz mi, verdiğiniz zararları tazmin ettiniz mi, şikâyetçileri memnun etiniz mi, vicdanınız rahat mı, herkesle barışık mısınız?” “Evet” dedikleri ve rehberler ile hazır bulunanlar bunu tasdik ettikleri takdirde yere yatmalarını emreder. Çift, dedenin önünde yüzükoyun yatar, dede, kutlu asasıyla onlardan her birine 12 hafif darbe vurur ve onları bîgünah ilan eder.

Daha sonraki Perşembe akşamları, dede veya vekili (baba), aleni sorgulama sonrasında, aynı şekilde yatan çiftlere, -Allah, Muhammet, Ali,- diyerek üçer darbe vurur.

Musahiplerden birinin hazır bulunmadığı durumda diğeri, bağışlanmak için, kendisi gibi arkadaşsız kalmış birisiyle dedenin karşısına çıkar.

Dua – Kızılbaşlar hiçbir zaman İslamlar gibi dua etmez, secde etmezler. “Namaz gereksizdir”-, derler, fakat İslamların arasında bulunduklarında korkudan onları taklit ederler.

Kızılbaşlar abdest almaz ve “Sudan geçerken abdest alıyoruz”- derler, yani bu durumda zaten mecburen ayaklarını ıslattıklarını belirtmektedirler.

Kızılbaşların gece ifa ettikleri dini ayin zikr olarak anılmaktadır ve bu ayine başlamadan ellerini yıkarlar. Bu ayinde, bağlaşım için kurban edilmiş olan koyunun yağından hazırlanan fitillerle özel bir kap içinde lamba yakarlar. Böylece, Hıristiyan Ermenilerin Büyük Perşembe gecesi ayininde (ağlama gecesi) olduğu gibi, onların bu gece ayinleri de yarı karanlık bir ortamda gerçekleşir. Bu lamba, dedenin yanında bulunur ve onu yakma görevi delicinindir.

Bu ışık yakıldıktan sonra dedenin duasıyla ayin başlar ve Allah-Allah diyerek son bulur. Ardından saz eşliğinde ilahiler söylenir. İlahi okuyanlar zakir olarak anılır, ilahi okuyanların başında dede vardır, ona da rehberler ve cemaatin babaları (dedelerin vekilleri) eşlik eder.

Bu esnada halk günahlarını hatırlayıp tövbe eder.

Bu ilahilerle Tanrı övülür, peygamberler ve özellikle de Musa, Davut, İsa, Ali ve ardından bu sonuncusunun sahip olarak anılan 11 ardılı methedilir.

Kızılbaşlar, bu şekilde ayin ifa ettiklerinden dolayı, kendilerini peygamber Davut’un takipçisi olarak kabul ederler.

İlahilerden sonra bir dua okunur ve asıl zikr başlar. Zikr, Tanrının ve peygamberlerin adı anılması ve dalga olarak anılan boyun hareketlerinden oluşur. Bu hareketler gitgide daha şiddetlenir ve bazıları bunun sonucunda baygınlık geçirir. Bu dini ayin esnasında dede genellikle kutlu asasını yanında taşımaktadır.

Bu hareketlerden sonra dede bir dua okur ve ardından, Muhammet’in Mirac’a gidişinin şarkısı ayakta söylenir. Bu esnada, sakalar (sakiler) ellerindeki bir bardak şerbetten birkaç damla lambanın önüne döktükten sonra orda bulunanlara ikram eder, onlar ise birer yudum alır. Ardından lambanın önünde eğildikten sonra, dua ederek çember dönmeye başlarlar ve ayin böylece sona erer.

Bu ayinleri yöneten gözcü olarak adlandırılır ve bu kişi ayin sonuna kadar ayakta durur.

Yabancıların girmesini engellemek amacıyla, ayin esnasında, ayinin yapıldığı evin etrafına nöbetçiler yerleştirilir.

Musahibi olmayan zikre katılamaz, fakat musahibi uzakta olan katılabilir. Zikre, kadınların sadece üç temsilcisi katılabilir, bunlar da evli ve 40 yaşını geçmiş olmalıdır. Bunlardan biri delicinin, diğeri zakirlerin, üçüncüsü ise gözcünün yanında bulunup onlara yardım etmektedir. Diğer kadınlar, zikre katılan gruptan topluca uzak durur.

Tören sona erince delici, zakir, gözcü, nöbetçiler ve katılan üç kadın, yöneticinin elini öpüp, duasını aldıktan sonra uzaklaşırlar.

Zikrden sonra bazen bağlaşma töreni yapılır.

Eğlence nitelikli toplantılar – Saz eşliğinde, yarı-dini şarkıların söylendiği, şarap ve rakı içilip, mezelerin yendiği eğlence amaçlı toplantıları, dini toplantılarla karıştırmamak gerekir. Çoğu kez, her bir kadehle bir azizin hatırasına içilir.

Şarap, rahiplerimizin sıkihi tuttuğu gibi, kadeh iki elle tutularak büyük saygıyla içilir.

Şarabı her zaman kolay bulamadıklarından dolayı, çoğu kez rakı kullanırlar.

İnce yollu ve Karabatak olarak anılan Kızılbaşlar, daha fazla içki kullanır.

Geceleri ifa edilen bu dini ve yarı-dini toplantılar, yabancılar tarafından farklı algılanmakta, sözde ışığı söndürdükten sonra önlerine gelen kadınla yattıkları, bunun sonucunda doğan çocukların kutsal olarak kabul edildiği söylenmektedir, fakat bunlar iftiradan ibarettir.

Bağlaşma (lokma) – Zikrden sonra Bağlaşma töreni yapılır.

İkrar ve tövbe sayesinde temizlenerek bağışlanmaya hak kazananlar ve 15 yaşına kadar erkekler Bağlaşma’ya layıktır.

Resmi Bağlaşma töreni çoğu kez Arapların Muharrem ayının 10. günü yapılır. Farklı günlerde de yapılabilir ve genellikle gece yarısından sonra başlanır.

Bağlaşma töreni, ekmek ve kuzu eti yenmesiyle yapılır.

Bağlaşma’da kullanılacak ekmeğin unu dede tarafından kutsanır ve Bağlaşma töreninin yapılacağı evin hanımına teslim edilir.

Hazırlanan hamur mayalandırılmadan, ince yapraklar halinde açılıp pişirilir, aynen Ermeni kiliselerinde yapılan mas gibi. Bu ekmek, Bağlaşma masasında dede tarafından kutsanıp, masaya katılanlar arasında bölüşülür.

Tercüman olarak adlandırılan kurbanlık koyun, en azından bir yaşında olmalıdır. Fakir olanlar, boyunlarına bir elma bağlamak şartıyla, oğlak veya horoz da kurban edebilir.

Kurban edilecek hayvan, kurbanın haşlanacağı su ve tuz kutsanır (aynen Ermenilerin adağı gibi), masaya getirildiğinde tekrar bir dua okunur.

Dede, bir lokma ekmeğin üzerine kurban etinden bir parça koyarak inananlardan her birine verir. Katılanlar, dedenin elini öperek lokmayı ağızlarına atarlar. Akabinde dede yemek izni verir.

Bağlaşma için hazırlanan ekmekten ve kurban etinden yabancılara kesinlikle verilmez. Özel olarak hazırlanan ekmek az gelirse masada başka ekmek de bulunabilir. Kuzu haricinde başka yemekler de yenebilir, çoğu kez pilav da hazırlanır.

Kadınlar, lokmayı yemek için ayrı bir masada otururlar. Kocaları lokma yemeye layık olarak kabul edilen kadınlar bu masaya katılabilir.

Bağlaşma töreninde sudan başka bir içecek kullanılmaz.

Bağlaşma törenine yabancılar katılamaz.

Kurban edilen hayvanın kanı, bağırsakları ve kemikleri gömülür, yağından da, gece törenlerinde kullanılan fitiller hazırlanır. Kurbanın derisi rehberlere verilir.

Bağlaşma masasına hizmet edenler nakip adlandırılır, kadınların masasına hizmet edenler dahi erkektir. Nakipler, gözcüler tarafından atanır.

Kurban – İslamların kurban bayramında kurban kesmezler, fakat şehirlerde yaşayanlar korkudan bu bayramı kutlar.

Dilek için tekkeler ve ziyaretgâhlara kurban adayıp, eti fakirlere dağıtırlar. Kurban edilen hayvan ne derece değerliyse, adak da o denli değerli olarak kabul edilir.

Bir keresinde, az çok okumuş bir Kızılbaş’a, bu kurbanları Tanrı’yı hoşnut etmek için mi yaptıklarını sordum. “Hayır”-, dedi, “fakirleri hoşnut etmek için”.

Kutsal asa – Kızılbaşlar, asa veya yeşil değnek olarak adlandırdıkları ve büyük ihtimalle Aharon değneği olan bir sopaya saygı duyarlar. Bu değnekler, kokulu kiraz ağacından (mahlep) hazırlanır ve yaklaşık 75 (Ññ¹Ù) uzunluğunda, genellikle silindirik düz bir tahtadır, bazen de üst kısmı çatallıdır veya Ermeni kilisesi rahiplerinin asaları gibi üst kısmı eğimlidir.

Kutsal asalar, ziyaretgâhlardaki veya köylerdeki babaların yanında saklanır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, affetme merasiminde bu asalarla darbeler vurulur. Yemin için de kullanılırlar. Cahil inananlar, bazen bir konuyla ilgili başarı elde etmek amacıyla bu kutsal asaların dolabının önünde mum yakarlar. Daha arif olanlar, bu hareketleri kendi inanışlarına ters olarak tenkit ederler. Kutsal asa kullanıldıktan sonra, üzerine 12 tas su doldurularak yıkanır. Bu suyu, kutsal kabul ederek içerler, üzerlerine püskürtürler ve hastalara derman olarak kullanırlar. Asa, kurutulduktan sonra kılıfına konur ve özel bir dolapta saklanır.

Dua yerleri – Kızılbaşlar’ın özel dua yerleri yoktur. Hükümetin büyük köylere yaptırdığı camilere, İslamlara ait olduğundan dolayı gitmezler. Bazen çocuklarına bu camilerin içine taş attırırlar, bu yüzden de içlerinde taş kümecikleri oluşur. Bazen bu binaları depo olarak kullanır veya içinde hayvan barındırırlar.

Bir keresinde, içlerinden birine, dini ayinlerini neden bu camilerde yapmadıklarını sordum. “Allah büyüktür, değil mi?”-, diye cevap verdi. “Evet” dedim. “O halde, bu dört duvarın içine sığmasını nasıl beklersin…”-, dedi. “Fakat Allah her yerdedir”  deyince, “bu durumda, ayinlerimizi yaptığımız evlerimizde de bulunmaktadır”-, dedi.

Kızılbaşlar, dini toplantılarını evlerde veya tekkelerdeki salonlarda yapar. Dua ettikleri yerlerde, İslamlarda olduğu gibi Kıbleleri yoktur, Ermeniler gibi doğuya da dönmezler. “Dede hangi tarafta oturursa, Kıble o taraftır”-, derler. O tarafa dönerler. Dedeler genellikle toplantının yapıldığı salonun giriş kapısının sağında oturur.

Kızılbaşların tekkeleri vardır ve bu tekkelerde dedelerden oluşan gruplar yaşar. Her tekkenin kendine ait bir dizi köyü vardır. Bu köyler bazen çok uzakta bulunabilir. Bir dede her zaman aynı köyleri ziyaret eder.

Ziyaretgâh – Kızılbaşlar hiçbir zaman Mekke’ye gitmez, fakat Kerbela’yı ziyaret ederler. Hacı Bektaş Çelebi Tekkesi önemli bir ziyaretgâhtır. Ankara’nın 12 saat uzağında, Kırşehir yakınlarında bulunur. Sırrac olarak anılan Kızılbaşlar bu ziyaretgâha gitmez, onların önemli ziyaretgâhı İstanbul’daki Karaca Ahmet Tekkesi’dir.

Taşranın her tarafında tekkeleri vardır. Her tekkenin talabları (cemaat) vardır. Sebastia Vilayeti’nin en önemli ziyaretgâhı, Khubyar Köyü Tekkesi’dir. Sebastia’nın 55 kilometre kuzeydoğusunda (Goğasar Dağı’ndan 7 saat kuzeydoğuya doğru) bulunur. Bu taraflarda bulunan Sevici, Pir Sultanlı ve Yalancak tekkelerini de anabiliriz.

Yerzınka dolaylarındaki Kızılbaş tekkeleri Ağayin Şenlik (Kiğı yakınlarında bir köy), Bağır Baba Dağı, Hacılık, Takhonk, Buk, Kışdım, Nevruz ve Kırk Kilise köylerindeki ziyaretgâhlardır. Nevruz Köyü’ndeki tekkede, seyitlerinin mezarları vardır. Bağır Dağı, Ermenilerin Vardavar yortusu pazarı ziyaret edilir.

Kızılbaşlar, Hıristiyanların manastırlarına da ziyarete gider.

Zile’nin doğusunda bulunan Acı Su Köyü veya Keçeci tekkesine daha çok Sırracı Kızılbaşlar gider.

Hacı Bektaş ve diğer ziyaretgâhlarda azizlerin mezarları vardır. Ziyaretçiler bu mezarlardan toprak alıp, kendi verimsiz topraklarına serper, suyla açıp derman olarak hastalara içirir, zayıf, hasta ve herhangi bir sorunu olan çocukları bu azizlerin mezarı etrafında üç defa dolandırırlar. Az çok eğitimli olanlar, bu boş inanışları tenkit eder.

Bayram ve oruç – Kızılbaşların başlıca iki bayramları vardır. Muharremin 10’u ve Khıdır Elles. Arapların Muammer ayının 10’unda Aleviler gibi, Ali’nin iki oğlu Hasan ve Hüseyin’in ölümünü anarlar. Bu on gün ve bir önceki ayın son iki günü (toplam 12 gün) 12 sahipler adına oruç tutarlar. Sadece akşamları yemek yer, et yemezler, Ali’nin iki oğlunun susuz kalmış olduklarından dolayı su da içmez, süt ve meyve suyu içerler. Muharremin 10. gününde aşure hazırlarlar (Ermenilerin “anuşaburu” gibi) ve dini ayinler gerçekleştirirler.

Khıdır Elles, Ermenilerin Surb (Aziz) Sargis’inin benzeridir. Bu bayramdan önce 3 gün oruç tutar, akşamları her şeyi yer ve su da içerler. Bu üç gün, Kızılbaşlar için eğlence günleridir.

Bazıları, Perşembe günleri veya herhangi bir işlerinin başarılı olması için başka günlerde de oruç tutabilir. İslamlar gibi yapmış olmamak için oruçlarını suyla açmazlar.

Türklerin arasında yaşarken ve daha çok korkudan dolayı, Türklerin büyük bayramlarına şeklen katılırlar.

Ramazan’da kesinlikle oruç tutmazlar. Devlet bu konuyla ilgili kendilerine vaizler gönderir, fakat onlar sadece nezaketten dolayı toplam bir kere bu vaazlara giderler.

Ermenilerin Paskalya yortusunu kutlar, Hambardzum yortusunda Ermeniler gibi niyet tutar, Ermeniler gibi Gağant kutlarlar.

Mart ayının 9’unda yılbaşı (bahar başlangıcı) nevruz kutlarlar. Ali’nin o günü doğmuş olduğunu iddia ederler.

Ermenilerin Vardavar gününü de kutlar ve bazıları, dağların tepesinde adak yaparlar. O günü, Kiğı civarındaki tüm Kızılbaşlar, Herdif Köyü’nün Surb Luys Dağı’na, adak yapmaya giderler. Bolomorik (Pölemerik) Kazası’nda ise Berkri Köyü yakınlarında bulunan Bağır Baba Dağı’na adağa çıkarlar. Ağustosun 15’inde, toplu halde güneşin doğuşunu seyreder ve bazen de bununla ilgili şenlikler yaparlar.

5 Ekimde uygulanan, koyunların sonbahardaki koç katımından 100 gün sonra, Ermenilerin, Tyarnıntarac yortusunda yaptığı gibi, ateşin üzerinden atlarlar.

Din adamları – Kızılbaşların din adamları, Türkçe konuşanlar arasında dede (derder), Kürtçe konuşanlar arasında ise seyit olarak anılır. Dedelere eşlik edip, onlara tabi olan görevliler rehber olarak anılır, her köyde de dedelere vekâlet eden babalar vardır.

Dedeler, mürşitlere tabidir. Mürşitler, Hıristiyanlıktaki episkoposlara eştir.

Din adamları, Ali’nin soyundan olarak kabul edilir ve riyasetleri, Musevilerin örneğinde olduğu gibi babadan oğla devredilir. Dedelerin oğulları dede, mürşitlerin oğulları mürşit olur. Dedeler de mürşitlere ikrar ederler. Hepsinin üstünde bulunan ise, yukarıda anılan, Kırşehir Tekkesi’ndeki, Hacı Bektaş Çelebi’dir.

Dedelerin belinde kemer, bir kulağında küpe ve boyunlarında akit taşı bulunur.

Her dedenin, aralıklarla ziyaret ettiği köyleri vardır. Genellikle, bir köyün halkı aynı dedenin cemaatidir, fakat bazı köylerin sakinlerinin bir kısmı bir dedenin, diğer kısmı ise diğer dedenin cemaati olabilir.

Din adamları tarım veya zanaatla uğraşıp, genellikle sonbaharda ziyaretlerini gerçekleştirirler. Misafir oldukları evler cem damı (toplanma yeri) olarak anılır. Halktan, sirman olarak anılan gönüllü hediyeler kabul ederler. Maddi hediyelere çıralık (mum parası, yağ parası) denir. İki-üç yılda bir köylere bir temsilci (nazer) gelir.

Dedeler, suya kutsal asalarını batırarak Ermeni kiliselerinde yapılan su kutsaması gibi bir şey de yaparlar.

Din adamları silah taşımaz, çakı dahi. Bu, belki de Mesih’in Petros’a (Petrus) verdiği öğütle ilgilidir.

İnanç – Kızılbaşlar görünmeyen, ebedi, ölümsüz, her şeye kadir ve kâinatı yaratan-yöneten bir tanrıya inanır.

Tanrıyı “Bir kandilde üç nur” olarak betimlerler, bu ise Hıristiyanlardaki üçleme fikrine yakındır. Bu ışıklardan biri beyazdır, biri kırmızı, diğeri ise yeşil. Bunu yorumlamaları için kendilerini zorladığımda beyazın Tanrı, kırmızının Ali, yeşilin ise Muhammet olduğunu söylediler. Tahminen, üçleme kuramı deformasyona uğrayarak bu hali almıştır.

Musa, Davut, İsa ve Ali aynı kişiliklerdir, diyorlar. Tanrı onların şekliyle göründü ve onların kutsal kitapları kabul edilirdir. Muhammet, Ali sayesinde parladığından dolayı, Ali’ye oranla ikincildir.

İsa’yı, ruhtan doğma (ruhullah) ve ölmemiş olarak kabul ederler. O, Muhammet Mehti (Ali’nin 12. halefi) eşliğinde tekrar gelip dünyayı yargılayacaktır. Muhammet Mehti de İsa gibi ölmemiş, Samiray’daki Sermenrey adlı mağarada yok olmuştur ve bir Kızılbaş veya Alevi köyünde ortaya çıkıp kendileri için bir birlik bağı olacaktır.

Meryem, bakire olup, Tanrı’nın izniyle hamile kalmıştır, diyorlar.

Yaratılışta Tanrıya yardımcı olmuş olan beş adet baş meleği kabul etmektedirler.

Şeytan, gözden düşmüş bir baş melektir ve insanlara kötülük yaptırır. Kain eliyle Abil’i öldürten, Yahut’un eliyle İsa’yı ele veren ve Yezid’in eliyle Hüseyin’i bitiren odur. Dünyanın sonu geldiğinde Şeytan, İsa tarafından yenilgiye uğratılacaktır.

Khıdır İlia’yı (Yahya peygamber) da ölmemiş ve insanların yardımına koşan olarak kabul etmektedirler.

Görüldüğü üzere, Sünnilerden ziyade Alevilerin dinini dış görünüş itibarıyla almışlardır. Şiiler gibi Ali’ye saygı göstermekte, oğulları Hasan ve Hüseyin’in yasını tutmakta olup, İranlılar gibi Zerdüştlükten kalma bazı ibadetleri de vardır.

Güneşe ve Aya saygı duyarlar. Güneşi Tanrı’nın, Ayı ise Ali’nin tasviri olarak kabul ederler. Ecdatlarının ruhlarına karşı da saygı beslerler.

Tanrı insanlara eşit şekilde yaklaşmaz, bazılarına çok verir, bazılarına ise az. Tanrı, yanında bulunan meleklerin ricalarını dinler. Herkesin bir koruyucu meleği vardır. Kötü bir iş musibettir ve insanın koruyucu meleğinin başka bir işle uğraşmasının sonucudur.

Ruhun ölümsüzlüğüne ve ruh göçüne inanırlar. Kötü insanların ruhları kötü ve vahşi hayvanlara göçer, iyi yola girdiklerinde ise evcil hayvanlara ve tamamen düzeldiklerinde ise tekrar insana geçer. Lakin bazıları, ruh göçünü reddetmektedir.

Kızılbaşların kanun kitabı buyruk olarak anılır, fakat bu kitabı ele geçirmek mümkün olmadı. İki buyrukları vardır, biri İmam Cafer Sadık’ın, diğeri ise Şeyh Safi’nin, ikincisi daha tafsilatlıdır. Fazilet, Hüseyni, Mehlemiye, Fizayil Şiya ile daha başka ahlak ve öğüt kitapları vardır. Peygamberler ve azizler hakkında methiye ve ilahileri vardır.

Kızılbaşlar, Bektaşiler gibi kendilerini Ali’nin 5. halefi olan Halife İmam Cafer’in (Hicri 80-148) inanç yazılarının takipçisi olarak kabul ederler, İslamlar ise İmam Azam’ın.

Mezhepler – Tarafımızdan tanımlanan mezhep, Sofiye olarak anılan ve ülkemizde çoğunluğu oluşturan Kızılbaş mezhebidir. Küçük Hayk’ın farklı yerlerinde bulunan Sırracılar biraz farklıdır. Bunlar, Zikr esnasında Allah, Allah yerine, şah, şah derler ve bu nedenden dolayı da Şah-şah olarak anılırlar. Bu mezhebin dini reisleri kadın olabilir. Sırracılar, kutsal asaya inanmaz, tütün, kahve ve rakı içmezler, oruçları yoktur, Sofiye’lere kız vermezler.

Kilkya dolaylarında bulunan Kızılbaşlar İnce yollu veya Gizli yollu olarak anılır. Bunlar, sözde Zikrdan sonra soyunup, bir kadın ve iki erkek olarak çember dönerler. Bu üçlüye başka üçlüler katılır ve böylece devam eder. Bunlar ve o taraflarda yaşayan Ermeni Ruhciler arasında benzerlik görülmektedir ve bize eski Mıdsğıne adetlerini anımsatmaktadır.

Bektaşilik, Kızılbaşlığa hayli yakındır ve son zamanlarda, ülkedeki Kızılbaşlar arasında yayılmaya başlamıştır. Bektaşiliğe eğilim gösterenler, Ortodoks Kızılbaşlar tarafından Protestan veya dönme olarak anılmakta, bunlar ise asıl Kızılbaşların itikatlarını reddederek, kendileriyle alay etmektedir.

Bektaşilerin din adamları baba olarak anılır ve babalık miras yoluyla devredilmez. Bektaşilerde musahiplik yoktur, daha doğrusu bu mezhebe aynı gün birlikte katılanlar birbirlerini musahip olarak anar. Ermenilerdeki luys ağbarlık gibi bir şey.

Bektaşiliğe, her yaşta kabul edilmek mümkündür, fakat genellikle 15 yaşından sonra yapılır.

Babalar, yılda bir kere cemaatlerini ziyaret eder, başlarını okur, öğütler verir. İkrar, mezhebe öğrenci olarak ilan edilme vesilesiyle yapılır ve babanın kulağına gizlice söylenir, o da cemaat üyesinin kulağına öğüt verir. Bundan sonra ikrar yoktur, sadece büyük suçlarla ilgili açık mahkeme yapılır.

Tövbenin cezası olarak kutsal taşla (akit) suçlunun sırtına vurulur. Bu taş, babanın önünde duran mermer masanın üzerinde bulunur, Bektaşi babaları, bu taşı kemerlerinin ön kısmına yerleştirirler.

Bağışlanma, kutsal asayla yapılmaz, elle (pençe) yapılır. Bektaşilerde Zikr yoktur, sabah ve akşam dualarını birlikte yapmak için tekkelerde toplanırlar. Bu dualar gülbenk çekmek olarak adlandırılır, fakat asıl toplantılar Perşembe ve Pazar geceleri yapılır. Bu toplantılarda müzik çalmazlar, lamba yakarlar ve lambayı yakanı çırakçı (çıragçi?) olarak anarlar. Eğlence maksatlı toplantılarda saz çalınır.

Bağlaşma, lokma, herkese verilir. Kutsal asaları yoktur. Muharrem orucu tutmaz, fakat et yemez, su içmezler. Ruh göçüne inanır ve daha çok monofizdirler.

Evlilik ve namahrem – Kızılbaşlar, kendi tarikatlarına geçmesi şartıyla yabancılardan kız alır, fakat kesinlikle dışarıya kız vermezler.

Söylendiği gibi, kirveler ve musahipler arasında evlilik olmaz, fakat amcakızı ve dayıkızı almak gibi, yakın akraba evliliği yapılır. Dede, geline üç defa evleneceği erkeğe rızasıyla vardığına dair soru sorar, onay aldıktan sonra evlilik İmam Cefer Sadık’a istinaden yapılır. İslamların nikâhı, İmam Azam’a göre yapılır.

Evlenenin musahibi sağdıç rolü oynar ve nikâhın bazı masraflarını, en azından gelinin ayakkabısı, ellerine süreceği kına ve nikâh mumlarını karşılar. Musahipin eşi gelinin kardeşi olarak katılır.

Damat ve musahibi, şans ve başarı getirmesi dileğiyle gelinin kafasına birer elma atar.

Tek eşlidirler, çocukları olmadığı zaman ikinci bir eş alabilirler, fakat ilk eşi boşama izinleri yoktur. Kadının, bir başkasıyla ilişkisi tespit edildiğinde dahi erkek eşini cezalandırabilir, fakat boşayamaz. Bir kadın eşini terk ederek başkasıyla ilişki kurduğunda tabii olarak boşanmış kabul edilir ve onu alan erkek tövbeye ve cezaya çarptırılır. İncil’de yazıldığı gibi “Boşanmışı alan, köpeklik yapmış demektir”.

Kızılbaşların sadece kendi aralarında değil, Hıristiyanlar, özellikle de Ermenilere yönelik namahremleri yoktur, hatta çok serbesttirler, fakat kadınlarını Türklerden sakınır, göstermezler.

Sırracı Kızılbaşlar, Hıristiyanlara yönelik de namahrem uygular, fakat kendi aralarında uygulamazlar.

Arınma – Uzun süre İslam ortamında bulunanlar, özellikle de askerde İslamlarla birlikte yaşayanlar döndüklerinde, arınıp, dede tarafından izin almadıkça dini ayinlere katılamazlar.

Arınma ikrar, tövbe, bağlaşma ve tekkeye bir armağan sunmakla gerçekleşir.

Cenaze ve yas – Cenaze, yıkandıktan sonra birkaç kez kefene sarılır. Erkekler iki, kadınlar ise üç defa.

Cenazede yabancıların bulunmasını arzu etmezler. Cenaze merasimi, içlerinden okumasını bilen herhangi biri tarafından ifa edilebilir.

Müteveffanın değerli elbiseleri tabuta konur, şayet zenginse kendi atına yüklenip mezarlığa götürülür. Müteveffanın akrabaları da elbiseler, basma veya değerli kumaşlar hediye ederler ve bunlar cenaze merasimini tertipleyenler ve gömücüler arasında paylaşılır. Zenginlerin cenazelerinde çalgı da çalınır. Yas tutarlar. Kadınlar, Hıristiyanlar gibi ağıt düzenler ve yüksek sesle ağıt söylerler.

Üç kere can yemeği verilir, birincisi cenaze gününde, ikincisi ertesi Perşembe akşamı ve sonuncusu kırk gün sonra. Bu üçüncü can yemeğinde ölenin özelliklerini överler. Ermeniler de birçok yerde üç kere can yemeği verir. Ölünün payını kırk gün boyunca fakirlere verirler.

Mezar taşı, ancak ertesi Mayıs ayında koyulup, mezarlıkta bir can yemeği verilir. Vefat edenin dul eşi ancak bundan sonra evlenebilir.

İnanışlar ve gelenekler – En büyük yeminleri Lokma üzerinedir. Buyruk, kutsal asa, ziyaretgâhlar ve dedelerin evinin eşiği üzerine de yemin ederler. Dedelerin huzurunda ve özellikle de onların eteklerinden tutarak yemin etmek çok önemlidir.

Domuz eti yemez, fakat Ermeniler gibi domuz yakalayıp satarlar. Ömer’in kedisi diyerek tavşan yemezler, Ermeniler de tavşan yemez. Genellikle kendi kestikleri hayvanı yerler. Şarap içerler, fakat sarhoş olacak derecede içmezler.

Kutsal asanın hazırlandığı (yukarıda belirtmiştik) mahlem ağacına saygı duyarlar.

Büyük ağaçlara saygı duyarlar, özellikle tekkelerin yakınında bulunanlara ve bu ağaçlardan bir dal dahi koparmayı günah olarak kabul ederler.

Özellikle Kürt Kızılbaşlar güneş doğarken secde eder. Ay doğarken de eğilir gibi yaparlar.

Türkleri hakir görür ve onlara verdikleri yiyeceğe hile yaparlar, yani içine bir pislik katarlar. Türkler de bunu bildiklerinden dolayı onlardan herhangi bir gıda maddesi kabul etmezler.

Epilepsi ve sinir buhranlarını, kötü ruhların etkisinin sonucu olarak kabul eder ve sadece duayla iyileşeceğine inanırlar. Bu düşünce tüm ülkemizde genelleşmiş olup, sadece Kızılbaşlara has değildir. Türk Kızılbaşlar sakallarını kesmez, Kürtler, gençken tıraş olur, fakat makasla kesmezler. Toplum içinde mevki sahibi olanlar bu âdeti pek benimsemez. Birbirlerinin sakalını öperek selamlaşırlar.

Başlarına kırmızı bir sarık sararlar. Söylediklerine göre, Yunan kralı tarafından önderlerine kırmızı bir taç hediye edilmiştir, başkaları ise, Ali’nin kırmızı başlık giydiğinden dolayı böyle yaptıklarını söylemektedir.

Feslerinde püskül yoktur, çünkü bu, fazladan ve dünyevi bir süstür. Sırracılar, genellikle keçeden bir başlık taşırlar, büyük bir ihtimalle de bundan dolayı Keçeli olarak anılırlar.

Mesih’in Perşembe günü çarmıha gerilmiş olduğundan dolayı, Perşembe geceleri eşleriyle ilişki kurmaz, bu gecenin kutsallığını bozmazlar. Perşembe geceleri ve Muharremin 12 günleri nikâh olmaz, Ermenilerde de oruç günlerinde nikâh kıyılmadığı gibi.

Hamurun üzerine haç çıkartır, ekmeğin üzerine haç çıkarttıktan sonra fırına verirler. Ekmeği pişiren, ekmeğin pişirileceği sac üzerinde oklavayla haç çıkartır. Yemekten önce haç çıkartır gibi bir hareket yapar ve masa yerine ellerini öperler.

Özel işaretler ve sözlerle birbirlerini tanırlar. Tartı kullanmaz ve malları ölçü ve taneyle alıp satarlar. Tanrı bunları insanlara tartıyla vermedi derler. İstanbul’da yaşayan Kızılbaşlardan birçoğu tartıya tabi olmayan meyve ve sebze satar, örneğin karpuz, kavun, portakal, patlıcan vs., çileği de sepetle satar ve müşteri tartı talep ettiğinde tartma işlemini müşteriye bırakırlar.

Böylece, Kızılbaşlar kimdir? – Gördüğümüz gibi Kızılbaşlar, ikrar-tövbe, af-bağlaşma gibi Hıristiyan adetlerini ifa etmeleri haricinde, farklı Hıristiyan yortuları, manastır ve kiliselere yönelik saygı duyarlar. Hıristiyanlar gibi şaraba kutsal bir içki gibi yaklaşırlar. Ekmek hamuru ve ekmek üzerinde haç çıkarırlar ve masaya oturduklarında haç çıkarır gibi bir şey yaparlar. Evlilik hayatı ve yaslarında Hıristiyanlara çok benzerler. Böylelikle, tüm bunların eski Hıristiyan adetleridir ve kendilerine baskı uygulayan soydaşlarına karşı savunmak maksadıyla ismen ve şeklen kendilerini İslam olarak gösteriyor olmakla birlikte onlardan nefret etmektedirler. Sofiyeler Hıristiyanlara, özellikle de Ermenilere yakınlık gösterip, kendileriyle Ermeniler arasındaki farkın soğan zarı kadar olduğunu kabul eder ve tahminen eski zamanlardaki baskılardan dolayı, Ermenilerle eskiden düşman olduklarını belirtirler. Sırracılar ise Ermenilere karşı nefret belirtir. Bazı Kızılbaşlar, Hıristiyanlıktan dönmüş olduklarını dahi kabul eder.

Tüm tarihçilerin belirtmiş olduğu gibi Kızılbaşlar, ülkenin yerlileridir ve dışarıdan gelme göçmenler olamazlar. Kafatası ve anatomileri, yerli halka uymaktadır. Sofiyeler, Ermenilere benzemektedir ve daha önce de belirttiğimiz gibi, bir takım Ermeni adetlerine sahiptir. Örneğin batıdakiler (Sırracılar) daha çok Yunan tipolojisine, güneydoğudakiler ise Kürtlere uymaktadır. Yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi, Kızılbaşların, Ermeni Pavlikyan ve Tondrakyan tarikatlarının halefleri olduğu konusunda hiçbir şüphemiz yoktur. Tarikatlarını batıdaki Yunanlılara (Sırracılar), güneydoğudaki Kürtlere aktarmış olup, kendilerini Türk Kızılbaşlar olarak adlandırmalarına rağmen etnik olarak Ermeni’dirler.

Taparakan

Sınırları ve alanı itibariyle ayrı bir beylik teşkil eden Dersim, sadece biz Ermeniler için değil, yüzyıllardır tüm Anadolu’ya hükmetmesine rağmen, günümüze kadar Dersim’de yaşayan Alevilerin din ve aşiret adetleri ile halkın sayısı ve yaşam şekli hakkında bilgiye sahip olmayan egemen Türk hükümeti için de, bilinmez kalmaktadır.

Maalesef, hâkim Türkler gibi, komşu ve neden olmasın, aynı kandan olan Ermeni de, soydaşı Dersimlilerin geçmişi ve bugünüyle ilgilenmemiş, Dersim ve aynı isimle anılan Alevilerin kökeni ile alışkanlıkları hakkında bilgi sahibi değildir.

Dersim’in sınırları iki nehirle çizilidir. Aradsani ve Karasu, Yeprat’ın kaynaklarından başlayarak, iki kola ayrılmış bir halde Dersim Sıradağları’nı tecrit edip, Kapan Maden’in önünde birleşerek Silbur, Mındzur, Sel, Mal, Dujik Baba, Mercan sıradağlarını, Ğızıl Kilise, Ğuru Baba, Şeytan Ğaya, Bakur dağlarını, irili ufaklı tepeleriyle içine alır.

Dağlık Dersim’in bu geniş alanında 40’tan fazla aşiret yaşamakta ve ovalık Dersim ‘de yaşayan Alevi ailelerine hükmetmektedir.

Dersimlilerin siyasi yönetim şekli aşiret yönetimidir (eski beylik veya meliklikler), dini ise İslam adı altında Aleviliktir. Bu yüzden de Alevi, Kızılbaş veya Dımıli olarak anılırlar.

Dersim, Ermeni menşelidir ve sakinleri, farklı akınlar ve yönetimlerin değişmesi sonucunda İslam’ı veya Aleviliği kabul etmekle birlikte Ermeni menşelerini ve Hıristiyan geleneklerini korumuş olan eski Ermenilerdir. Kanıtlarla konuşalım.

Öncelikle günümüze kadar Ermenice isimleri korunmuş olan ve Kürtler tarafından Ermenilerin kutsal yerleri veya Ermenilerin yerleşimleri olarak tanınan manastırları, kiliseleri, mezarlıkları ve köyleri ele alalım.

Böylece, Dersim’in başlıca ve ünlü manastırı, Çımışkadsak’tan Dersim’e doğru 1-2 saat mesafede, bir tepe üzerinde bulunan ve tüm Aleviler tarafından mucizevî olarak tanınan Halvori Surb Karapet manastırıdır. Kürtlerin ananelerinde bu manastır aşağıdaki gibi yer bulmuştur.

Vaftizci Yahya’nın başı, Herodes tarafından Kesaria’da kesildiğinde, müminler, azizin bedenin nereye gömüleceğine karar vermek niyetiyle uzunca tartıştıktan sonra, onu güçlü bir katırın üzerine bağlayıp, yorulduğunda çöküp yatması niyetiyle katırı serbest bırakmaya karar verirler. Katırın ilk istirahat edeceği yerde bedeni gömülüp, üzerine bir kilise inşa edilecekti. Katır, uzun bir yol kat ettikten sonra nihayet Halvori manastırının bulunduğu yerde yatar. Müminler, aziz naşı indirmek için yaklaştıklarında katır aniden ayağa kalkıp koşmaya başlar. Müminler, katırın istirahat etmek için orada durmasını Tanrının iradesiyle gerçekleşmiş olduğunu düşünerek, Aziz Karapet’in sağ kolunu kesip, ilk mola yerinde gömerek, katırı takip etmeye devam ederler. Katır, Mışo Sultan Surb Karapet manastırının günümüzdeki yerinde nihayet çöker.

Böylece, Kürt anlatımlarına istinaden Surb Karapet’in başı Kayseri’de, sağ kolu Halvori’de, bedeni ise Muş’ta bulunmakta olup, bu üç yerde de üç büyük manastır kurulmuştur.

Dersimlilerin Surb Nışan manastırı Alevilerin büyük ailesi için önemli bir ziyaretgâhtır.

Dersimlilerin günümüze kadar gelen mucizevî kutsal mekânları şunlardır:

“Gurgın” manastırı. 1152 yılında Grigor Lusavoriç veya “Gurgen” adıyla kurulan bu manastır, büyük bir mezarlığa sahiptir. Bu mezarlıkta, üzerlerinde resimlerin işlenmiş olduğu ruhani mezarları vardır. 12 ayak uzunluğa sahip mezar taşlarından biri, başlığı ve ayin giysileriyle resmedilmiş bir episkoposa aittir. Yazılır okunmaz durumda olup zorlukla 1164 tarihi okunabilmektedir.

Sağırların şifa bulduğu Gurgenyan manastırı, Kürtler tarafından Gurıgın olarak anılmaktadır. “Ger” kelimesi Kürtçede sağır anlamına gelmekte ve Gurgın, Gerleri (sağırları) iyileştiren aziz ifade etmektedir.

Halvori’den 2 saat Dersim’e doğru, Bizans manastırı olarak anılan “Bozvank” ve Sin ile Khozat arasında bulunan dağlık bölgedeki tek ovalık alanda, güzel manzaralı yerde inşa edilmiş Daştak manastırı bulunmaktadır.

Sin kilisesi ve mezarlığı Kürtler tarafından korunmakta olup, inşa tarihi bilinmemektedir. Sin, Ermenilerin eski “Şen” yerleşimidir.

“İnı” adlı Kürt köyünün harabe halindeki dokuz kilisesi ve yakındaki mezarlığı, buranın bir zamanlar büyük Ermeni nüfusuna sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Bu köy bugün de dokuz kiliselere atıfla Kürtler tarafından “İnı” olarak anılmaktadır.

Günümüzde Kürtlerin yaşadığı Dsağkedzor-Aygedzor köyleri, hâlâ Ermenice isimlerini korumuşlardır. Bu köylerdeki kiliseler, özellikle de Aygedzor’un kilisesi Ermeni kilise mimarisinin başyapıtlarındandır. Bol suya sahip ve içinde kendi kendine yetişen çiçeklerle dolu ayrı bahçelere ayrılmış olan, geniş bir alan kaplayan Aygedzor bahçeleri ünlüdür.

Haks olarak anılan Kürt köyü ve çevresinde, bir zamanlar 100 kilise ve kutsal mekân bulunduğu söylenmektedir. Bugün var olan 10-15 kilise kalıntısı, bölgedeki bir zamanların yoğun Ermeni nüfusu ve Ermeni mimarisinin canlı anıtları olarak kalmaktadır.

Lertikten Kırmer’e (Pagan rahiplerinin mabetleri) doğru uzanan yolda, üzerinde aynı adla anılan bir kilisenin bulunduğu ve Lusnaki gagat olarak anılan, ormanlarla kaplı bir tepe yükselmektedir. Lusnak kilisesi veya tepesi ismini tabiattan almıştır ve Kürtler tarafından günümüze kadar Lusnak olarak anılmaktadır, çünkü sabah güneşin ilk ışıkları bu tepeden görünüp, akşamın son ışınları da yine bu tepeden veda etmektedir.

Lusnak’tan Ovacığa doğru, Sujik Dede’den biraz aşağıda bulunan bir tepenin üzerinde yıkılmış bir kilisenin sunağının üst kısmı bulunmaktadır. Taşlar o denli ince bir ustalıkla işlenmiştir ki, Ermeni mimarisi için bir övünç kaynağıdır. Kürtler, bu işlenmiş taşlara el sürmekten korkup, onları toprak altında gömülü bırakmaktadır. Taşlardaki yazıtlar ve resimler büyük oranda iyi durumda olup büyük değere sahiptir.

Pılur Köyü’nün mezarlığını ve kilisesinin yıkıntılarını ziyaret eden bir yabancı, Mındzur’un  “Muzur Dağı”nın eteklerinde, bir tepenin bitişiğinde kurulu ve günümüze kadar Ermenice “Pılır” ismini koruyan bu köyün, zamanında ne büyük bir Ermeni yerleşimi olduğunu düşünmekten kendisini alamayacaktır.

“Khaçeli’nin, Yergan’ın ve Muşgrag’ın kiliseleri ve tarihi mekânları saf Ermeni kimliği taşımakla birlikte, isimlerini de günümüze kadar korumuşlardır. Özellikle Muşgrag’ın manastırı ünlü bir kutsal yer olmuştur.

Zamanında “Meds Agrak” adıyla büyük bir Ermeni köyü olan Muşgırag, günümüzde sadece Kürtlerle meskûndur, fakat Kürtler “Torne Simoni”, Çe age hesi”, “Mala Torigi” (Simon’un torunu, Hakob’ların Hasan’ının evi, Toriklerin mahallesi) gibi yer isimlerini korumuşlardır.

Bu bölgelerde bulunan eski eserlerin üzerinde çapa ve tavus kuşu figürleri bulunmaktadır.

İçlerinde kiliseleri bulunan, fakat günümüzde artık Ermenice isme sahip olmayan Kürt köyleri üzerinde durmayacağım. Örneğin Aşağı ve Yukarı Kırnikler, şahane bir kiliseye sahip olan ve hâlâ Ermenilerin yaşadığı Merkho-Zımbekh.

Bagratuniler sülalesinden biri tarafından kurulmuş olduğu konusunda bazılarının kanıtlar ileri sürdüğü ve ünlü ziyaretgâhlara sahip “Bagran” Köyü günümüzde Suranlı (Surenyan) aşiretinin elinde bulunmakta olup, Haydar Ağa’nın oğlu Veli Ağa tarafından yönetilmektedir. “Surbian” Kürt köyünün Surb Ohan kilisesi günümüzde ayakta olup, zengin gelenekleriyle, Kürtler tarafından ziyaretgâh olarak kullanılmaktadır.

“Hags” Köyü’nde Mirakyanlar yaşamakta olup, onların kökeni ve yaptıkları işler hakkında ayrıca konuşmak gerekir. Kürtler günümüze kadar Mirak oğullarının misafirperverliği ve ekmekleri üzerinde yemin etmekte “Nane azize miraki ser şondi onan” (Mirakyanların kutsal ekmeği üzerine yemin ederim) demektedirler.

“Ziare Karasun Mankan” ziyaretgâhı vardır. “Ziar” kelimesi Kürtçede kutsal yer anlamına gelmektedir ve Karasun Mangan’a eklenerek Kürtleştirilip herkes tarafından kullanılmaktadır.

Surb Kuys Dağı, günümüzde Silbus olmuştur ve Dersim’i Kıği’den ayırmaktadır. Tüm Dersim’de ve bütün Aleviler arasında ünlü bir ziyaretgâhtır. Surb Kuys’un, dik bir kavak gibi başını dikmiş olduğu karla kaplı zirvesi, yılda bir kere ve gün içinde sadece birkaç saatliğine eteklerinde Kürt ziyaretçilere yer vermektedir.

Vardavar günü 8-10.000 Alevi, çevredeki Ermenilerin küçük gruplarına katılarak mucizevî Surb Kuys Dağı’na çıkarak geleneksel Navasard bayramını birlikte kutlamaktadır.

Kürtler, ayini ifa eden papazın dualarını inançla ve diz çökmüş bir halde takip edip, kurbanlıkların kulaklarından tutarak, meşaleler eşliğinde Ermeni din adamına yaklaşıp, haçı ve İncil’i öperek kutsanırlar.

Ermeni din adamı, Ermeni ve Kürtlerin adaklarını aynı şekilde kutsar ve iki kardeş halk, dini gereksinmelerini ruhsal saadet içinde gerçekleştirerek, gruplar halinde Surb Kuys’un eteklerinde Navasard oyunlarını (at yarışı, güreş, karışık oyun, ok ve mızrak atma vs.) “Anmahutyan Ağbür”ün dört kaynağında oynamaya inerler.

Kürtler, Karasun Manuk ziyaretgâhını “Ziare Karasun Manuk” olarak adlandırdıkları gibi, Ölümsüzlük Pınarı’nı da Kürtleşmişlerdir. Ermenice ağbür kelimesinin Kürtçe karşılığı olan “Kani”yi, anmahutyun kelimesine ekleyerek “Kaniye Anmahutyun” yapmışlardır.

“Silbus” Surb Kuys Dağı’nın eteklerindeki Kholkhol (Ermeni köyü Khorkhor), Havtariç, Zenodzik, Mırun ve Andrevik köylerine yerleşen Kürtler günümüze kadar Ermeni menşelerini koruyarak tüm geleneksel Ermeni adetlerini sadık bir şekilde yerine getirmekte, yüzyıllar önce kurulan Khorkhor’un çifte kiliselerini kutsal yerler olarak korumaktadırlar.

“Mozıgan”ın kurucuları, eski Mosikyan ailesinin halefleri olup, yıllar öncesinde Kürtleşmiş olmalarına rağmen, Ermenilere has tüm örf ve adetleri yerine getirmekte ve atalarının Ermeni olduğunu söylemekten çekinmemektedirler.

Eski Gelazikyan manastırı ve bugünün “Kher”i, Ermeni Rubinyan hanedanlığı döneminde kurulmuş olup, günümüzde bir Alevi ocağıdır ve burada yaşayan 25 ailenin tümü Kürt din önderleridir. Manastırın günümüzdeki Kürt rahibi dedelerin anlattığına göre, kendileri, Gelazikyan manastırındaki rahiplerin hukuki mirasçısıdır. İddialara göre, atalarından “Usep Dede” yani episkopos Hovsep, Kilikya’da toplanan ruhani yüksek konseyin toplantısına katılmıştır.

Söylenenlere göre, günümüzde İran sınırları içinde ve özellikle de Dersim’de yerleşik Hayderanlılar aşireti, ismini “Hay Ukhtavor” anlamından almaktadır. Kürtçede “Ziar” ziyaretgâh, “der” manastır, “derc” ise ziyaretçi anlamına gelmektedir ve Hayderan veya Hayderc (kelimenin aslı) dendiğinde Ermeni dercler, Ermeni ziyaretçiler topluluğu olup, herhangi bir manastırda yerleşerek, mecburiyet karşısında dinlerini değiştirmekle birlikte ziyaretçi olma veya manastır sakini olma durumunu korumuşlardır, çünkü Kürtçe “derc” kelimesi, kullanış anlamına istinaden ziyaretçi olduğu kadar, manastır sakini, manastır yöneticisi, manastır rahibi olmak anlamına da gelmektedir.

Ovalık Dersim’in dağlık kısımlarında, özellikle de Balaban Vadisi’nde yaşayan Aleviler, kısmen Türk etkisinde kalmış olmalarına rağmen, günümüze kadar Ermeni adetlerini ve köylerin Ermenice isimlerini korumaktadır. Böylece, Bolomori bölgesinden – Hars, Dandzik ve benzer onlarca Ermeni isimli köyler haricinde, Balaban’ın Alevi bölgesinde de Vank Tarla’ları (Kürtler yer-yer “der”, “ziar” haricinde, Ermeni manastırlarını “venk” veya “vank” olarak da adlandırmaktadır) vardır ve burada, manastırın sahibi olan “Duzoin devriş” adında bir Kürt dini önderi yaşamaktadır.

Norşen Kürt köyünün sakinleri, Ermenice isimlerini korumaktadır. Örneğin Torne Mosigi, Lace Nersigi, Çe Keşişi vs.

Balaban ve Kureşan bölgelerinde, Ermeni ve Kürtlerin karışık yaşadığı Khındzorik Köyü haricinde, Kürtlerle yerleşik olup Ermenice isme sahip köylerden Payka’da kral Abgar’ın yazlığının yıkıntıları vardır, diğerleri ise Dzor Beran, Pışkırtağ-Pırkçatağ, Kalarin-Kalaris, Cemin ve Cemkin köyleridir. Son üç köy Türklerle meskûn olmakla birlikte Ermeni köyleridir. Her köyde birden fazla kilise ve büyük mezarlıklar vardır. Köy sakinlerinin bir kısmı eski isimlerini kullanmaktadır. “Keşişoğlu”, “Mergeloğlu”, “Mayramoğlu”, “Dülgeroğlu”, “Usepoğlu” vs.

Eski Ermeni köyü olup Lenktimur’un döneminde yıkılan Khındzorik Köyü, büyük oranda Kürtlerle yerleşik olmasına rağmen, Kürtler de Ermenilerle birlikte Ermeni geleneklerini ve Ermenice yer isimlerini devam ettirmektedir. Khındzorik’tekiler gibi, çevredeki diğer Kürtler de bizimle birlikte şu veya bu azizin gününü kutlayıp, Ermenilerle birlikte çevre manastırlara ziyarete giderek, bu yerleri asıl Ermenice isimleriyle anmaktadır. “Cakhcin Dzorı”, “Ziare Surb Minasi”, Ziare Hin Geği”, “Ziare Karsun Manuki” veya Lernak, Berdak, Sevkar, Çatalkar, Tamkar, Karmir Ler, Haydari ve Surb Minas, Surb Sargis, Surb Georg, Surb Hovhannes’in isimleriyle yemin edip, aynı isimleri ve Ermenice kelimeleri bizim gibi tekrarlayıp kullanmaktadırlar.

Balaban’dan yukarı, Mılbet Dağı’nın eteklerinde kurulu Surenyan beyinin yazlığı, günümüzde Kürtlerle meskûn bir köy olup, Zurun veya Zuren (Suren) olarak anılmaktadır. Surb Toros’un başı burada kesilmiş olup, başının kesildiği yerde şimdi “der” olarak anılan Surb Toros manastırı vardır ve çevre köylerdeki Kürtler bu manastıra imanla bağlı olup, bizimle birlikte onlar da “Lus Ağbür”, “Gılkhugohanam”a ziyarete gitmekte, hatta bu kelimelerin Kürtçe olup, azizlerin de Kürt olduklarını iddia etmektedirler.

1387 yılındaki Lenktimur’un yıkımlarının canlı kanıtları olarak ünlü Surb Sargis kilisesini, eski köyün kalıntılarını, Surb Karapet Şapeli’ni, Khanektur’un çifte temel taşlarını ve Gom civarındaki mezar taşlarını gösterebiliriz. Bunlardan bir kısmının üzerinde 1045, 1123 ve 1206 tarihleri kaydedilmiştir.

Sonuç olarak, Der-Simon’un adıyla anılan Dersim’in Ermeni menşeini kanıtlamak için Ermeni manastırları, kiliseleri ve Ermenice isimleriyle tanınan köylerin sonsuz zincirini sıralamak çok uzun olacaktır. Bu birkaç kanıtı, araştırma malzemesi olarak sunduk ve tarihçilerimizi, eksikleri tamamlamaya davet ediyoruz.

***

Şimdi, Dersim’in bölge olarak olduğu kadar, nüfusunun da (Aleviler) sadece Ermeni kökenli olmakla kalmayıp, günümüzde de Kürt adı altında gizlenen Ermeniler olup, Ermeni geleneklerini sürdürmekte olduğunu kanıtlamak için, Dersim nüfusunun köken-din irdelemesine geçelim.

Dersim’in içinde veya dışında, Türkiye sınırları içinde yaşayan ve 700.000 nüfusa sahip Alevilik, İslam’ı sadece dış görünüş itibarıyla kabul etmiştir. Aleviler İslam değildir ve olamaz, çünkü İslam dininden uzaktır ve kendi dinine sahiptir, bu ise Aleviliktir, Hıristiyan dininin geleneklerine uydurulmuş ve kısmen de İran dininden katkı almış olarak.

Aleviler, İslam olmaktan önce Musevidir, Musevi olmaktan önce Hıristiyan Ermenidir. Kanıtlarla konuşalım.

Kürtler başlıca üç mezhebe bölünmüşlerdir ve bunlardan biri olan Alevilik, Türkler tarafından aşağılayıcı manayla “beşinci mehseb” olarak adlandırılır. Aynı şekilde Alevilik de 1- Kureş veya Kureşan, 2- Ağucan, 3- Bamasur veya Bamasuran, 4- Devriş Cemal veya Devriş Cemalan olarak başlıca dört mezhebe ayrılmıştır.

Din adamları ocakhlamanlar olarak anılan, ayrı ocakları temsil eden bu dört dini grup, Dört Alevi ocağının, dört İncilcilerin haleflerinden oluşmuş olup, miras yoluyla, aynı sülalenin büyük oğluna, erkek neslin olmadığı durumunda ise aynı ailenin kardeş veya amca çocuklarına geçtiğini belirtip, kendilerini bizim dört İncillerin gerçek mirasçıları olarak kabul etmektedir.

Alevilerin Ramazan’ı, bayramı yoktur. Onların başlıca azizleri:

Hazreti Ali, Hazreti İsa, İmam Hüseyin

Hazreti Hızır (Surb Sargis)

Çue Hekği (Tanrı’nın asası), Musa’nı asası anlamına gelmektedir

Erkena (asanın saklandığı kutlu ev)

Ziar, Venk veya Der

Bayramları ise:

Roce Hazreti Khızıri, Surb Sargis günüdür ve bu günde 7 gün oruç tutarlar. Genç kızlar veya erkekler Khızır’ı rüyalarında beyaz atlı, cüsseli ve güçlü olarak görüp, imanlı halka nasihatler vererek, gelecekte de nişanlısı olacak şu kızın eliyle bu delikanlıya veya tersine soğuk pınardan “bir tas” su vermesi için, son gece Khızır’dan “murat” isterler. Pazar sabahı özel olarak hazırlanan “lokhme”yle bağlaşma elde ederler. Bu lokhme, mayasız ve hamuru yağla hazırlanıp, ocağın taşında buharla pişirilen bir ketedir.

Roce des u dı imami, oniki havarilerin günü, bu günde de oruç tutup sonunda bağlaşma kabul ederler.

Erkena’nın ziyaret günü (kutlu evin ziyaret günü)

Roce ziaran-deran, manastır ve ziyaret yerlerine ziyarete gitme günü.

Ğurban, adak, gulbenk ve “caye khovano”, bağlaşmadan sonra cennette yer edinebilme amacıyla yapılan ikrar ve din büyükleri tarafından günahların affedilmesi.

Görüldüğü gibi, Hazreti Ali ve İmam Hüseyin ile Musa’nın asasına tapma haricinde, diğer tüm azizler ve bayramlar Hıristiyanlığa aittir. Ayrıca, İslam’la ilgileri olmamasının haricinde, onların camilerini, ramazan ve bayramlarını, tekkeleri, medreseleri, imamları ve hocaları hor görürler.

Alevilerin günümüze kadar kendilerinin olarak kabul ettikleri Ermeni bayramları ise;

Vartevore ma.

Khaçi esa.

Gağınde ma.

Haze sur, kırmızı yumurta günü, yani Zatik’tir. Daha çeşitli Ermeni yortularını da Ermenilerle aynı gün ve aynı şekilde kutlarlar.

Yukarıda belirttiğimiz gibi Alevilerin, bizim dört İncilcilerin halefleri olan, başlıca dört ocakları vardır. Bu dört ocağın her birinin kendi dini dereceleri vardır. Bu dereceler seçilerek değil, miras yoluyla elde edilir ve öncelik her zaman büyüğe verilmiştir, fakat sadece erkeğe.

Böylece:

Reyber, peder anlamına gelir.

Seyit, rahip.

Murşid, önder veya vaiz.

Dede, manastır başrahibi.

Pir, episkopos veya patrik.

Pire piran, başpatrik.

Halk ise “talıp” olarak anılır. Bu ise cemaat, öndere gereksinim duyan halk veya müminler ifade etmektedir.

Aleviler çokeşlidir, fakat herhangi bir şartla veya herhangi bir sebeple boşanmaya hakları yoktur. Boşanan bir erkek veya kadın evin dini reisi tarafından cezalandırılır, onun hükmü ise mecburi ve değişmezdir. Halk, herhangi bir sebepten dolayı cezalandırılan “rayıra teber” ve yoldan çıkmış şahıslarla ilişkisini keser ve yolundan sapmış olanı manevi baskı suretiyle günahlarından arınmak için ikrar etmeye ve günün birinde genel dini önderin bağışlamasına nail olmaya itmektedir. Bu ise, evin dini önderinin (cezalandırmış olan) aracılığı ve birkaç dini önderin telkiniyle gerçekleşir.

Kürtler dünür bağı tanımazlar ve 1- Kızkardeş, 2- Hala ve halakızı, 3- teyze, 4- Kevra ve 5- Musaip haricinde, yakın akrabalar arasında evlilik yaparlar.

Musaiplik, Aleviler için en kutsal bağdır. Musaip, kardeşten önce gelir. Kardeş, kardeşin eşini arzu edebilir, fakat musaibin eşiyle sorunsuz ve herhangi bir şüpheye mahal vermeyecek bir şekilde yatabilir.

Musaipliğin kutsallığını ayaklar altına alan ölümle cezalandırılır.

Musaiplerden biri adam öldürüp hapse atılır veya bir hata yapıp cezalandırılırsa, onun musaibi de dolaylı olarak aynı cezaya çarptırılır. Musaiplerden biri hapse düşerse, hür kalan, musaibinin eşi ve çocuklarına bakmak ve korumakla yükümlü olup, onların namusunu da kendi namusu gibi kollamalıdır. Musaiplerden biri cezalandırıldığında ise, arkadaşı resmen cezalandırılmış olmamasına rağmen, manevi olarak onun çilelerine maruz kalır ve dini toplantılardan veya ayinlerden uzak durur, ta ki musaibinin günahları affedilene kadar. Musaipler, ölene kadar birbirlerine sadık kalır.

Bu birkaç ayrıntıyı verdikten sonra, Alevilerin Ermeni din adamları ve kilisesine olan inançları ve Ermeni halkına yönelik yakınlıklarına gelelim. Bu konuyla ilgili Ermeni bir yazarın “Dersim” adlı araştırmasının bazı kısımlarına değinmek yerinde olacaktır (bk. Andranik’in “Dersim” kitabının 98-108 sayfaları).

Manastırın bazı sorunlarıyla ilgilendiğimde manastır başrahibi bu konuda şunları anlattı.

“Daha yeni atanmıştım, sabah erkenden, alacakaranlıkta, dua etmek için kiliseye gittim. Bir de ne göreyim, Tanrım, kilise tamamen soyulmuş, pencerelerin demirleri kırılmış ve her şey darmadağındı. Dehşet içinde haykırarak dışarı koştum, kardeşlerimi yardıma çağırıp hırsızları yakalamak için, fakat daha kiliseden çıkmadan ağzım burnum üzerine yere kapaklandım. Kalkmak istedim, fakat baktım ayaklarımın altında bir şey debeleniyor. Yokladım ve sırtında torba olan bir adam olduğunu gördüm, kilisenin hırsızıydı.

“Kimsin”,- diye sordum, fakat cevap alamadım. “Kalk ayağa”,- dedim, fakat imkânı yoktu, çünkü tam manasıyla felç olmuştu, üstelik de sağır. Kardeşlerim geldi, lamba getirip aydınlattılar. Işıkla kilisenin karanlık köşelerini de kontrol ettik ve aynı şekilde torbaları sırtlarında dört-beş Kürt daha gördük, hareket etmekten yoksun, kilisenin şu veya bu köşesine düşmüşlerdi.

Kardeşlerim dışarı koşup, kilisenin kırılmış pencerelerinin altında ağızları köpüklü ve tamamen felçli bir şekilde Kürtler gördüler. Sanki kudurmuş ve cin çarpmış gibi sağda solda, kilisenin duvarları dibinde yatıyorlardı. Hepsini yakalayıp içeri getirdik. Sırtlarındaki torbaları indirdik, içleri kilisenin gümüş eşyalarıyla doluydu. Hırsızlara bir şey yapmadık, oldukları gibi bırakıp, evi manastırın yakınında bulunan, genel dini önderleri olan Seyidi çağırdık. Dini önderleri ve sayısız Kürt gelip, Surb Karapet manastırımızın mucizevî gücünün şahidi oldular. Hırsızların cezalandırılmış olduğunu hep birlikte görünce, Surb Karapet hırsızlar yüzünden kendilerinden de intikam almasın diye kilisenin önünde diz çökerek içtenlikle dua etmeye başladılar.

Dini önderleri sonunda ellerimi, ayaklarımı öptü ve azizimizin gerçekliğini ikrar etti. Hırsızlar için dua edip, Surb Karapet’e, Dersimlilere acıması ve hırsızları bağlarından kurtarmasını rica etmemi diledi. Hep bir ağızdan hırsızların adına bir daha imansız olmayacaklarına güvence verdiler ve kurtulduktan sonra, hırsızların (kendi adamları) günahlarının affedilmesi için manastırın eşiğinde çok adaklar adayacaklarına söz verdiler.

“Kurban olayım Surb Karapet’in güçlü ordusuna,- diyerek devam etti manastırın başrahibi.

Sonunda dua ettim, bir iki başlık da Kutsal İncil’den okudum hırsızlar için, bunun üzerine, Tanrı’nın inayetiyle iyileştiler, sadece sağ ellerinin parmaklarından bir ikisi uyuşmuş kaldı, herhalde tüm inanmayanlara manastırımızın yalansız gücünü göstermeleri için. Bunlar iyileştikten sonra, kendileri tüm altın ve gümüşü sırtlayıp dışarı çıkmaya hazırlanırken, boz atlı Surb Karapet’in silahları kuşanmış olarak içeri girip kendilerini yerli yerlerinde bağlayıp, sağa sola attığını anlattılar. Hepsi de, yılda bir-iki kere manastıra gelerek bir-iki inek veya koyun kurban edeceklerine dair yemin ettiler. Ayrıca, sadece Ermenilerin azizlerine değil, en son Ermeni’ye dahi artık dokunmayacaklarına yemin ettiler. Orada bulunanların anlattığı tüm bu mucizeleri dinleyen ve onların Kutsal İncilimiz sayesinde tekrar şifa bulduğunu gören dini önderleri Ermeniliğe dönmedi, fakat Ermenilerin imanına inandı ve hemen Surb Karapet’e bir-iki inek kurban etti ve kiliseye çeşitli hediyeler verdi. Kürtler, Ermenilerden daha fazla inanmaktadır bizim azizlerimize”.

Bu, Dersimlilerin inancının hangi seviyeye ulaştığını bize göstermektedir. Onlar sadece manastıra ve Ermenilerin azizlerine inanmakla kalmayıp, manastırın başrahibine de saygı duymaktadır, çünkü o “okumasını bilir” ve bir-iki satır karalayarak tüm Kürtleri veya en azından manastıra kötülük yapanları “taş ve toprak” haline getirebilir. O Tanrı’nın adamıdır, Tanrıyla konuşuyor ve her şeye kadirdir. Böylece, 15-20 bin kişilik bir orduya sahip etkili bir aşiret reisi Halvori manastırına adağa geldiğinde tüm gerekleri yerine getirdikten sonra, aziz bir kişi olduğundan dolayı manastır başrahibinin eteklerini ve omuzlarını öpmeye mecburdur, ardından ayakta kalır, ta ki başrahip kendisine oturacak bir yer gösterene kadar.

Halvori manastırı, Dersimliler arasında böyle tanınır.

Başrahip, 4-5 yıl önce vuku bulan bir olay daha anlattı.

“Khozat’taki Türk hükümetinin görevlileri arasında, burada, Halvori manastırında silahlı asilerin bulunduğuna dair söylentiler dolaşıyormuş. Bu asiler sözde manastırın altın madenlerini işleterek sayısız silah ve cephane tedarik edip, Dersim çevresindeki Türk köylerine saldırmaya hazırlanıyorlarmış. Yerel mutasarrıf, binbaşıya hemen bir bölük asker alıp manastırda arama yapma talimatı verir. Binbaşı kabul eder, fakat bölgenin ve yolların yabancısı olduğundan dolayı Khozat’ta yaşayan ve Zeyno’nun oğlu olarak tanınan bir aşiret reisini rehber olarak yanına alır. Bunlar, Halvori manastırına gelmek için sabahleyin Khozat’tan yola çıkarlar ve altı saatten ulaşabilecek olmalarına rağmen, yolu yine de kaybederek, sık orman örtüsü içinde kalıp, akşama kadar ve tüm gece boyunca sağa sola düşerek sabah güneş doğarken kendilerini karşıdaki dağın tepesinde bulurlar. Kendilerini aniden manastırın karşısında bularak, yokuştan hızla inmeye başladılar. Kalabalığı görüp, önce ne olduğunu anlamadım. Kardeşimi çağırdım ve manastırdan çıkıp, gelenlerin kimler olduğunu öğrenmesini söyledim. Kardeşim daha manastırdan çıkmadan, çevredeki Kürtler ellerinde silahlarıyla evlerinden fırlayıp, dağdan inen askerleri karşılamaya başladılar. Kürtler, Osmanlı hükümetinin, her zaman olduğu gibi Dersim’i tekrar aniden kuşatmış olduğunu zannederek “havar-ha-havar” haykırmaya başladı. Sesleri havada yankılanıp, uzaktaki Kürtler anında bunu duyarak, aşiret reisleriyle birlikte ve tamamen silahlı olarak bölük-bölük burada toplanmaya başladılar. Birçoğu da, uzakta olup hemen buraya yetişemediklerinden dolayı, bulundukları yerde veya yolda gelirken tüfekleri ateşlemeye başlayıp, hemen yardıma yetişmeye hazır olduklarını bildirdiler.

Sonunda, askerler aşağı indi, fakat Kürtler önlerini keserek sordular. –“Kimsiniz, neden geldiniz ve ne istiyorsunuz”. Binbaşı, durumun başka bir şekil aldığını görerek, çok yumuşak bir şekilde “Hastaydım, Halvori Surb Karapet’e gitmeye niyet etmiştim, fakat uzun süre niyetimi yerine getiremedim, imansızlıktan değil, işlerim olduğundan dolayı. Daha sonra geceleri rahatsızdım, devamlı kâbus görüyordum, vs. Nihayet bugün, layık olmayarak gelip Surb Karapet’in eşiğini öpmeye şansım oldu”,- dedi. Binbaşının, yalancıktan olduğu hemen belli olan sözlerini duyan Kürtler, “Manastırımıza ayak basıp, orayı kirletmene hiçbir zaman izin vermeyeceğiz” diyerek izin vermediler. Tüm Kürtler “Hayır, izin vermeyiz, kirletirsin”,- diye hep bir ağızdan haykırıp elleri silahlı olarak bölüğü kuşattılar. Binbaşı bana dönerek, niyetini yerine getirmek için yalvardı. “Ziyaretçi olarak kiliseye girmeye hakkınız var”,- dedim, fakat Kürtler tekrar kabul etmedi ve “Papaz efendi, bu Osmanlının manastırımızı kirletmesine izin vermeyiz”,- dediler. Ne başını ağrıtayım. Sonunda uzun uzadıya konuştuktan sonra, kilisemizin herkese açık olduğuna ve girip niyetlerini yerine getirmelerine dair Kürtleri zorlukla ikna ettim. O ana kadar 10.000 kişiden fazla Kürt farklı yerlerden gelip toplanmıştı ve her taraftan bölük-bölük geliyorlardı hâlâ. Tüm ordunun veya niyet edenlerin, kiliseye girmeden önce gidip Mındzur Nehri’nde yıkanıp, temizlendikten sonra niyetlerini yerine getirmelerini şart koştular. Bunun gereksiz olduğunu, kalplerinin temiz olmasının yeterli olduğunu söyleyerek engelledim. “O halde önce manastırın dış eşiğini öperek, diz üstü içeri girip dua etsinler”,- diye kesinlikle şart koştu Kürtler ve bunun da kabul edilmediği durumunda Halvori Surb Karapet manastırı uğruna ölmeye ve “Dersim’in manastırını” kirletmeye cesaret edecek tüm orduyu öldürmeye hazır olduklarını belirttiler.

“Binbaşı, yavaş-yavaş Kürtlerin önerisini kabul etti ve tamamen silahsız olarak önce kapının eşiğini öptü, sonra da tüm birliğiyle birlikte dizüstü içeriye girdi. Ana kiliseye ulaştıklarında yürekten dua etmeye başlayıp gözyaşları dökmeye başladılar (tabii ki yalandan). Bütün bir çeyrek saat dua edip ağladılar ve kilisenin kumbarasına da beşer kuruş bağış yaparak dışarı çıktılar.

Masa kurdurttum ve tüm birliği kahvaltıya davet ettim. Kahvaltıyı yaptılar. Kürtler etraflarını çevirdiler ve bilinçli olarak nezaketli bir şekilde askerleri soymaya başladı. “Bu tabanca sadece bana uyar, bana ver, bu kama çok iyi, bana ver, bu şapka çok güzel, bana ver, amma mermin var, benimkiler bitmiş, yarısını (veya hepsini) bana ver” vs.

Askerlerden bazıları bunu bir hakaret olarak kabul ederek karşı koymaya kalktı ve bunun sonucu mutlak bir kan dökülmesi olurdu, fakat binbaşı durumu fark ederek, askerleri sakinleştirdi ve “Ne istiyorlarsa verin ve benim hesabıma yazın, sağ salim tekrar Khozat’a döndüğümüzde herkese öderim”,- dedi.

Nihayet, birlik yarı yarıya soyulduktan sonra, binbaşı ve Zeyno’nun önderliğinde yola düştüler Khozat’a doğru. Tüm Kürtler “Hey, korkak Osmanlılar, bakın ne rezil bir şekilde kaçıyorsunuz, hey, hey”…,- bağırıyordu.

Binlerce tüfekten havaya ateş etmeye başlayıp, alaylarını sürdürdüler. Fakat askerler arkalarına dahi bakmadan dağı tırmanarak ormanın içinde kayboldu.

“Üç-dört saat içinde buraya toplanan sayısız silahlı Kürt, askerleri yolcu ettikten sonra onlarca koyun kesip, çevirerek, yediler, içtiler ve at yarışına, atışa başladılar… askerlerin Khozat’tan ek güçlerle tekrar gelip Dersim’de savaş yapacaklarını düşünerek sekiz-on gün boyunca burada kaldılar, fakat gelen-giden olmadığını görerek, manastırı terk edip yerlerine gittiler”.

Dersimli Kürtlerin, Ermenilerin azizlerine yönelik inancına üçüncü bir örnek daha.

“Bir keresinde,- diye başladı başrahip anlatmaya, -Yerzınka önderliğinden bir mektup aldım. “Peder, bir takım Kürt haydutlar gece vakti Surb Lusavoriç manastırına saldırarak tüm eşyaları çalmışlar. Bunların içinde Aziz Nerses’in kutsal kemikleri de var. Mümkünse, karşılığında para teklif ederek kutsal emanetleri geri alıp, bize yollamanı rica ediyoruz. Masrafı ne kadar olursa ödemeye hazırız, sen sadece söyle. Bize ve milletimize büyük fayda sağlamış olursun”,- yazıyordu mektupta.

Mektubu okur okumaz, hemen hayli masraf yaparak, kutsal emanetlerin yerini buldukları takdirde hemen haber vermeleri için Dersim’in Kürtlerle meskûn köylerine ulaklar yolladım. Nihayet, bu ulaklardan biri, kutsal emanetlerin şu-şu köyde bulunduğu, tüm Kürtlerin, bu bizim azizimiz, Ermeniler bunu zamanında bizden çalmışlar, şimdi tekrar geri getirdik ve bizi koruyacak o, diyerek gece gündüz önünde mum yakarak secde ettikleri haberini getirdi. Sonunda, hırsızı da, çaldıklarını da getirmeleri için, birkaç Ekidzorlu Kürt ve birkaç da Ermeni yiğidi yolladım, kutsal emanetleri bulunduran Kürdün evine. Yolladığım adamlar, üç-dört gün sonra kutsal emaneti de hırsızı da getirdiler.

Hırsıza iyi bir dayak attıktan sonra üç gün üç gece aç susuz hapsettirdim ve ardından, kutsallığı kirletmekten dolayı birkaç yerlinin huzurunda ölüm cezası verdim. Aşiret reisleri hak verdiler. Lakin infazın gerçekleştirileceği günü, baktım, bir sürü yaşlı ve genç kadın, küçük çocuklarıyla birlikte, ağlayıp sızlayarak yanıma geldiler ve Surb Karapet’imize değerli hediyeler sunarak, hırsızın cezalandırılmasından sonra bir sürü yetimin sahipsiz kalacağından, biricik evlatlarına acımam için yalvardılar. Gerçi kendisini cezalandırmaya hiç niyetim yoktu, fakat böyle boş laflarla haydudu affetmeye başta yanaşmadım, fakat birkaç aşiret reisi araya girerek, hırsızın bir daha kutsallığı kirletmeye cesaret etmeyeceği konusunda güvence verince, hısızı çağırtıp, aşiret reislerinin huzurunda şöyle söyledim.

“Bak, Alişan,- hırsızın adı böyleydi, -zavallı çocuklarının ağlamasına acıyarak bu sefer suçunu affediyorum ve bu iyi kalpli beylerin güvencesi altında seni, Ermenilerin kutsal emanetlerine her zaman saygılı olman şartıyla serbest bırakıyorum, aksi takdirde yılanın deliğine de girsen elimden kurtulamazsın, anlıyor musun? Şimdi serbest kalacaksın, önerdiğim şartları kabul ediyor musun?”

Hırsız yerlere kadar eğilerek, bir daha Ermenilerin kutsal emanetlerine dokunmayacağına, üstelik en son Ermeni’yle dahi karşılaştığında yüzüne dahi bakmaya cesaret etmeyip “gözünün üstünde kaş var” demeyeceğine yemin etti. Hırsız, Ermenilere zarar vermeye niyetinin olmadığını, büyükannesinden “kendi azizlerinin” Lusavoriç manastırında bulunduğunu dinlediğini, bu yüzden de onu gidip getirdiğini anlattı. Bu hırsız şimdi her yıl ziyarete gelip, manastıra da bir-iki koyun adamaktadır.

***

Yıllar önce Dersim’i ziyaret etmiş ilginç bir araştırmacının günlüğünden birkaç bölüm sunduk. Halvorik ve Yerzınka’daki Surb Karapet manastırının parşömen dua kitapları ve Ermenilerle Kürtler arasındaki ilişkilerle ilgili tarihi parşömen andıçları elimizin altında olsaydı argümanlarımız daha derin ve resmi olurdu.

Maalesef bu iki parşömen, birkaç alçak Ermeni tarafından çalınarak, yıllar önce koleksiyonculara satılmış ve bugün Londra’daki milli müzede bulunmaktadır.

Her halükârda, kısa ve özet notlarla kaydedilen kanıtlara Kürtlerin, Türklerin dinine, inancına ve halkına yönelik antipatisi ve Ermeni kilisesi, din adamları ve halkına yönelik sempatisini eklediğimizde, Alevi Kürtlerin, günümüzde kendi Ermeni adet ve geleneklerini korumuş olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Örneğin, bir Kürt, ıssız bir yerde Türkleri dua yerine rastlayıp, kendisini kimsenin görmediğine emin olursa, otomatikman Türkün camisi veya tekkesini kirletir. Tersine, aynı Kürt, aynı şartlar altında Ermenilerin Kutsal yerlerinin önünden geçerken, içinden gelen bir dürtüyle kilisenin, şapelin veya haçkarın önünde diz çöker ve huşuyla öper.

İsmen İslam dinine ait olup, Türk yönetimine tabiyken, eğitimsiz Kürde, birini aşağılayıp, diğerine saygı göstermesini kim öğretmektedir? Başka bir konuyu ele alalım, Kürtlerin, Türkler gibi haremleri yoktur. Kürt kadını, erkeklerle birlikte masaya oturup, ata binme, çatışmalara katılma konusunda hürdür. Kürt kadını, yüzünü Kürt veya Ermeni erkeklerden gizlemez ve özellikle Ermeni erkeklerle serbestçe konuşur.

Bir Ermeni, Kürdüm evine misafir olduğunda, evin yeni gelini Ermeni erkeğinin ayaklarını yıkayıp kurular. Gece, onun elbiselerini çıkarıp, misafire yatağa girmeye yardımcı olur ve şayet misafir, evin yakın ailesinden birinin ferdiyse, gelin veya yetişkin kız misafirin ayaklarına uyuyana kadar masaj yapar. Tüm bunlar, gelinin kocası veya ev halkının önünde, hatta evde olmadıkları zaman olabilir.

Ermeni erkeğinin istediği zaman ve erkeklerinin bulunmadığı zaman, çekinmeden Kürt kadınların arasına girip, onlarla konuşmaya hakkı vardır.

Tersine, tesadüfen bir Türk, Kürt köyüne misafir olduğunda, bir Kürt kadınının yüzünü görmesi imkânsızdır. Kürt kadınları, evde veya sokakta Türklerden kaçar. Dağların hür ve cesaretli kızı, Türkün yanında aniden korkak ve çekingen olur ve Türk evden veya köyden uzaklaşıncaya kadar evden çıkmaz.

Türk misafir gittiğinde Kürt kadını hemen onun yattığı yatağı yıkar ve odadaki tüm örtüleri değiştirir, çünkü onlar “mundardır” ve “boye kutıku ene” pis Türklerden it kokusu gelir, derler.

Denemelerle sabit olduğu üzere, Türklerin ayaklarını yıkamış olduğu suyu koyunlara vermiş, fakat koyunlar ne kadar da susamış olsa, koklayıp, içmeden uzaklaşmışlar, Ermenilerin yıkandığı suyu ise afiyetle içmişlerdir. Kürtler bu durumda şu sonucu çıkarmaktadır. Biri “mundar”dır, pistir, diğeri ise “pak” temizdir, Türk “cinse kutaku”dur, it soyundandır, Ermeni ise “rema hekzi”dir, Tanrı’nın kutsadığıdır.

Türkler, günde beş kere aptes almalarına ve daha temiz olmalarına rağmen kokarlar, Ermeniler ise aylarca ayaklarını yıkamazlarsa da tekrar temizdir ve hayvanlar bunu hissedip anlarlar, diyor Kürtler.

Kürtlerin hamur üzerinde haç çıkartmaları, adaklık hayvana okunmuş tuz vermeleri, hastaların başında Ermeni rahibine İncil okuttukları, düşmanın güllesinden korunmak için çatışmalar esnasında “hımayiller” taşıdıklarına hiç değinmeyeceğim. Dımılilerin dilinde yer etmiş olan çok sayıda Ermenice kelimeye de değinmeyeceğim, sadece Kürtlerin İslam camisine küfretmesi, Türk molladan, imamdan, hocadan ve halkından kaçınmaları, Ermeni manastırı ve kilisesine tapmaları, Ermeni din adamı önünde eğilmeleri ve Ermeni halkını sevmeleri ve bu halkın tüm adetlerini yerine getirmelerini belirtmekle yetineceğiz. Bu veriler ışığında onlar, İslam adı altında saklanan Hıristiyan Ermenidir ve siyasi şartlar elverdiği takdirde er veya geç, iki ayrı kalmış kardeşlerimizin tekrar birleşmesi için Ermeniliğin kucağına döneceklerdir.

Aydınlarımız gözlerini Londra, Paris ve Boston’dan ülkemize, Ermeni köyüne ve harabelerimiz çevirmeleri ve yabancı ülke adetlerinden esinlenerek şiirler yazacaklarına yeni neslimize, birinin kandaşımız, diğerinin ise düşmanımız olduğu Kürdü ve Türkü tanıtsalar daha iyi olurdu. Sonuncusu, ülkemize sahip olmuş ve dün ile bugün olduğu gibi, yarın da bizimle uğraşacaktır.

 

 

http://mamasyria.blogspot.am/2015/11/ermeni-arastrmaclarnn-dersimle-ilgili.html?m=1

Input your search keywords and press Enter.