BATI ERMENİSTAN: Sınırları ve alanı itibariyle ayrı bir beylik teşkil eden Dersim, sadece biz Ermeniler için değil, yüzyıllardır tüm Küçük Asya’ya hükmetmesine rağmen, günümüze kadar Dersim’de yaşayan Alevilerin din ve aşiret adetleri ile halkın sayısı ve yaşam şekli hakkında bilgiye sahip olmayan egemen Türk hükümeti için de, bilinmez kalmaktadır.

Maalesef, hâkim Türkler gibi, komşu ve neden olmasın, aynı kandan olan Ermeni de, soydaşı Dersimlilerin geçmişi ve bugünüyle ilgilenmemiş, Dersim ve aynı isimle anılan Alevilerin kökeni ile alışkanlıkları hakkında bilgi sahibi değildir.
Dersim’in sınırları iki nehirle çizilidir. Aradsani ve Karasu, Yeprat’ın kaynaklarından başlayarak, iki kola ayrılmış bir halde Dersim Sıradağları’nı tecrit edip, Kapan Maden’in önünde birleşerek Silbur, Mındzur, Sel, Mal, Dujik Baba, Mercan sıradağlarını, Ğızıl Kilise, Ğuru Baba, Şeytan Ğaya, Bakur dağlarını, irili ufaklı tepeleriyle içine alır.
Dağlık Dersim’in bu geniş alanında 40’tan fazla aşiret yaşamakta ve ovalık Dersim ‘de yaşayan Alevi ailelerine hükmetmektedir.
Dersimlilerin siyasi yönetim şekli aşiret yönetimidir (eski beylik veya meliklikler), dini ise İslam adı altında Aleviliktir. Bu yüzden de Alevi, Kızılbaş veya Dımıli olarak anılırlar.
Dersim, Ermeni menşelidir ve sakinleri, farklı akınlar ve yönetimlerin değişmesi sonucunda İslam’ı veya Aleviliği kabul etmekle birlikte Ermeni menşelerini ve Hıristiyan geleneklerini korumuş olan eski Ermenilerdir. Kanıtlarla konuşalım.
Öncelikle günümüze kadar Ermenice isimleri korunmuş olan ve Kürtler tarafından Ermenilerin kutsal yerleri veya Ermenilerin yerleşimleri olarak tanınan manastırları, kiliseleri, mezarlıkları ve köyleri ele alalım.
Böylece, Dersim’in başlıca ve ünlü manastırı, Çımışkadsak’tan Dersim’e doğru 1-2 saat mesafede, bir tepe üzerinde bulunan ve tüm Aleviler tarafından mucizevî olarak tanınan Halvori Surb Karapet manastırıdır. Kürtlerin ananelerinde bu manastır aşağıdaki gibi yer bulmuştur.
Vaftizci Yahya’nın başı, Herodes tarafından Kesaria’da kesildiğinde, müminler, azizin bedenin nereye gömüleceğine karar vermek niyetiyle uzunca tartıştıktan sonra, onu güçlü bir katırın üzerine bağlayıp, yorulduğunda çöküp yatması niyetiyle katırı serbest bırakmaya karar verirler. Katırın ilk istirahat edeceği yerde bedeni gömülüp, üzerine bir kilise inşa edilecekti. Katır, uzun bir yol kat ettikten sonra nihayet Halvori manastırının bulunduğu yerde yatar. Müminler, aziz naşı indirmek için yaklaştıklarında katır aniden ayağa kalkıp koşmaya başlar. Müminler, katırın istirahat etmek için orada durmasını Tanrının iradesiyle gerçekleşmiş olduğunu düşünerek, Aziz Karapet’in sağ kolunu kesip, ilk mola yerinde gömerek, katırı takip etmeye devam ederler. Katır, Mışo Sultan Surb Karapet manastırının günümüzdeki yerinde nihayet çöker.
Böylece, Kürt anlatımlarına istinaden Surb Karapet’in başı Kayseri’de, sağ kolu Halvori’de, bedeni ise Muş’ta bulunmakta olup, bu üç yerde de üç büyük manastır kurulmuştur.
Dersimlilerin Surb Nışan manastırı Alevilerin büyük ailesi için önemli bir ziyaretgâhtır.
Dersimlilerin günümüze kadar gelen mucizevî kutsal mekânları şunlardır:
“Gurgın” manastırı. 1152 yılında Grigor Lusavoriç veya “Gurgen” adıyla kurulan bu manastır, büyük bir mezarlığa sahiptir. Bu mezarlıkta, üzerlerinde resimlerin işlenmiş olduğu ruhani mezarları vardır. 12 ayak uzunluğa sahip mezar taşlarından biri, başlığı ve ayin giysileriyle resmedilmiş bir episkoposa aittir. Yazılır okunmaz durumda olup zorlukla 1164 tarihi okunabilmektedir.
Sağırların şifa bulduğu Gurgenyan manastırı, Kürtler tarafından Gurıgın olarak anılmaktadır. “Ger” kelimesi Kürtçede sağır anlamına gelmekte ve Gurgın, Gerleri (sağırları) iyileştiren aziz ifade etmektedir.
Halvori’den 2 saat Dersim’e doğru, Bizans manastırı olarak anılan “Bozvank” ve Sin ile Khozat arasında bulunan dağlık bölgedeki tek ovalık alanda, güzel manzaralı yerde inşa edilmiş Daştak manastırı bulunmaktadır.
Sin kilisesi ve mezarlığı Kürtler tarafından korunmakta olup, inşa tarihi bilinmemektedir. Sin, Ermenilerin eski “Şen” yerleşimidir.
“İnı” adlı Kürt köyünün harabe halindeki dokuz kilisesi ve yakındaki mezarlığı, buranın bir zamanlar büyük Ermeni nüfusuna sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Bu köy bugün de dokuz kiliselere atıfla Kürtler tarafından “İnı” olarak anılmaktadır.
Günümüzde Kürtlerin yaşadığı Dsağkedzor-Aygedzor köyleri, hâlâ Ermenice isimlerini korumuşlardır. Bu köylerdeki kiliseler, özellikle de Aygedzor’un kilisesi Ermeni kilise mimarisinin başyapıtlarındandır. Bol suya sahip ve içinde kendi kendine yetişen çiçeklerle dolu ayrı bahçelere ayrılmış olan, geniş bir alan kaplayan Aygedzor bahçeleri ünlüdür.
Haks olarak anılan Kürt köyü ve çevresinde, bir zamanlar 100 kilise ve kutsal mekân bulunduğu söylenmektedir. Bugün var olan 10-15 kilise kalıntısı, bölgedeki bir zamanların yoğun Ermeni nüfusu ve Ermeni mimarisinin canlı anıtları olarak kalmaktadır.
Lertikten Kırmer’e (Pagan rahiplerinin mabetleri) doğru uzanan yolda, üzerinde aynı adla anılan bir kilisenin bulunduğu ve Lusnaki gagat olarak anılan, ormanlarla kaplı bir tepe yükselmektedir. Lusnak kilisesi veya tepesi ismini tabiattan almıştır ve Kürtler tarafından günümüze kadar Lusnak olarak anılmaktadır, çünkü sabah güneşin ilk ışıkları bu tepeden görünüp, akşamın son ışınları da yine bu tepeden veda etmektedir.
Lusnak’tan Ovacığa doğru, Sujik Dede’den biraz aşağıda bulunan bir tepenin üzerinde yıkılmış bir kilisenin sunağının üst kısmı bulunmaktadır. Taşlar o denli ince bir ustalıkla işlenmiştir ki, Ermeni mimarisi için bir övünç kaynağıdır. Kürtler, bu işlenmiş taşlara el sürmekten korkup, onları toprak altında gömülü bırakmaktadır. Taşlardaki yazıtlar ve resimler büyük oranda iyi durumda olup büyük değere sahiptir.
Pılur Köyü’nün mezarlığını ve kilisesinin yıkıntılarını ziyaret eden bir yabancı, Mındzur’un “Muzur Dağı”nın eteklerinde, bir tepenin bitişiğinde kurulu ve günümüze kadar Ermenice “Pılır” ismini koruyan bu köyün, zamanında ne büyük bir Ermeni yerleşimi olduğunu düşünmekten kendisini alamayacaktır.
“Khaçeli’nin, Yergan’ın ve Muşgrag’ın kiliseleri ve tarihi mekânları saf Ermeni kimliği taşımakla birlikte, isimlerini de günümüze kadar korumuşlardır. Özellikle Muşgrag’ın manastırı ünlü bir kutsal yer olmuştur.
Zamanında “Meds Agrak” adıyla büyük bir Ermeni köyü olan Muşgırag, günümüzde sadece Kürtlerle meskûndur, fakat Kürtler “Torne Simoni”, Çe age hesi”, “Mala Torigi” (Simon’un torunu, Hakob’ların Hasan’ının evi, Toriklerin mahallesi) gibi yer isimlerini korumuşlardır.
Bu bölgelerde bulunan eski eserlerin üzerinde çapa ve tavus kuşu figürleri bulunmaktadır.
İçlerinde kiliseleri bulunan, fakat günümüzde artık Ermenice isme sahip olmayan Kürt köyleri üzerinde durmayacağım. Örneğin Aşağı ve Yukarı Kırnikler, şahane bir kiliseye sahip olan ve hâlâ Ermenilerin yaşadığı Merkho-Zımbekh.
Bagratuniler sülalesinden biri tarafından kurulmuş olduğu konusunda bazılarının kanıtlar ileri sürdüğü ve ünlü ziyaretgâhlara sahip “Bagran” Köyü günümüzde Suranlı (Surenyan) aşiretinin elinde bulunmakta olup, Haydar Ağa’nın oğlu Veli Ağa tarafından yönetilmektedir. “Surbian” Kürt köyünün Surb Ohan kilisesi günümüzde ayakta olup, zengin gelenekleriyle, Kürtler tarafından ziyaretgâh olarak kullanılmaktadır.
“Hags” Köyü’nde Mirakyanlar yaşamakta olup, onların kökeni ve yaptıkları işler hakkında ayrıca konuşmak gerekir. Kürtler günümüze kadar Mirak oğullarının misafirperverliği ve ekmekleri üzerinde yemin etmekte “Nane azize miraki ser şondi onan” (Mirakyanların kutsal ekmeği üzerine yemin ederim) demektedirler.
“Ziare Karasun Mankan” ziyaretgâhı vardır. “Ziar” kelimesi Kürtçede kutsal yer anlamına gelmektedir ve Karasun Mangan’a eklenerek Kürtleştirilip herkes tarafından kullanılmaktadır.
Surb Kuys Dağı, günümüzde Silbus olmuştur ve Dersim’i Kıği’den ayırmaktadır. Tüm Dersim’de ve bütün Aleviler arasında ünlü bir ziyaretgâhtır. Surb Kuys’un, dik bir kavak gibi başını dikmiş olduğu karla kaplı zirvesi, yılda bir kere ve gün içinde sadece birkaç saatliğine eteklerinde Kürt ziyaretçilere yer vermektedir.
Vardavar günü 8-10.000 Alevi, çevredeki Ermenilerin küçük gruplarına katılarak mucizevî Surb Kuys Dağı’na çıkarak geleneksel Navasard bayramını birlikte kutlamaktadır.
Kürtler, ayini ifa eden papazın dualarını inançla ve diz çökmüş bir halde takip edip, kurbanlıkların kulaklarından tutarak, meşaleler eşliğinde Ermeni din adamına yaklaşıp, haçı ve İncil’i öperek kutsanırlar.
Ermeni din adamı, Ermeni ve Kürtlerin adaklarını aynı şekilde kutsar ve iki kardeş halk, dini gereksinmelerini ruhsal saadet içinde gerçekleştirerek, gruplar halinde Surb Kuys’un eteklerinde Navasard oyunlarını (at yarışı, güreş, karışık oyun, ok ve mızrak atma vs.) “Anmahutyan Ağbür”ün dört kaynağında oynamaya inerler.
Kürtler, Karasun Manuk ziyaretgâhını “Ziare Karasun Manuk” olarak adlandırdıkları gibi, Ölümsüzlük Pınarı’nı da Kürtleşmişlerdir. Ermenice ağbür kelimesinin Kürtçe karşılığı olan “Kani”yi, anmahutyun kelimesine ekleyerek “Kaniye Anmahutyun” yapmışlardır.
“Silbus” Surb Kuys Dağı’nın eteklerindeki Kholkhol (Ermeni köyü Khorkhor), Havtariç, Zenodzik, Mırun ve Andrevik köylerine yerleşen Kürtler günümüze kadar Ermeni menşelerini koruyarak tüm geleneksel Ermeni adetlerini sadık bir şekilde yerine getirmekte, yüzyıllar önce kurulan Khorkhor’un çifte kiliselerini kutsal yerler olarak korumaktadırlar.
“Mozıgan”ın kurucuları, eski Mosikyan ailesinin halefleri olup, yıllar öncesinde Kürtleşmiş olmalarına rağmen, Ermenilere has tüm örf ve adetleri yerine getirmekte ve atalarının Ermeni olduğunu söylemekten çekinmemektedirler.
Eski Gelazikyan manastırı ve bugünün “Kher”i, Ermeni Rubinyan hanedanlığı döneminde kurulmuş olup, günümüzde bir Alevi ocağıdır ve burada yaşayan 25 ailenin tümü Kürt din önderleridir. Manastırın günümüzdeki Kürt rahibi dedelerin anlattığına göre, kendileri, Gelazikyan manastırındaki rahiplerin hukuki mirasçısıdır. İddialara göre, atalarından “Usep Dede” yani episkopos Hovsep, Kilikya’da toplanan ruhani yüksek konseyin toplantısına katılmıştır.
Söylenenlere göre, günümüzde İran sınırları içinde ve özellikle de Dersim’de yerleşik Hayderanlılar aşireti, ismini “Hay Ukhtavor” anlamından almaktadır. Kürtçede “Ziar” ziyaretgâh, “der” manastır, “derc” ise ziyaretçi anlamına gelmektedir ve Hayderan veya Hayderc (kelimenin aslı) dendiğinde Ermeni dercler, Ermeni ziyaretçiler topluluğu olup, herhangi bir manastırda yerleşerek, mecburiyet karşısında dinlerini değiştirmekle birlikte ziyaretçi olma veya manastır sakini olma durumunu korumuşlardır, çünkü Kürtçe “derc” kelimesi, kullanış anlamına istinaden ziyaretçi olduğu kadar, manastır sakini, manastır yöneticisi, manastır rahibi olmak anlamına da gelmektedir.
Ovalık Dersim’in dağlık kısımlarında, özellikle de Balaban Vadisi’nde yaşayan Aleviler, kısmen Türk etkisinde kalmış olmalarına rağmen, günümüze kadar Ermeni adetlerini ve köylerin Ermenice isimlerini korumaktadır. Böylece, Bolomori bölgesinden – Hars, Dandzik ve benzer onlarca Ermeni isimli köyler haricinde, Balaban’ın Alevi bölgesinde de Vank Tarla’ları (Kürtler yer-yer “der”, “ziar” haricinde, Ermeni manastırlarını “venk” veya “vank” olarak da adlandırmaktadır) vardır ve burada, manastırın sahibi olan “Duzoin devriş” adında bir Kürt dini önderi yaşamaktadır.
Norşen Kürt köyünün sakinleri, Ermenice isimlerini korumaktadır. Örneğin Torne Mosigi, Lace Nersigi, Çe Keşişi vs.
Balaban ve Kureşan bölgelerinde, Ermeni ve Kürtlerin karışık yaşadığı Khındzorik Köyü haricinde, Kürtlerle yerleşik olup Ermenice isme sahip köylerden Payka’da kral Abgar’ın yazlığının yıkıntıları vardır, diğerleri ise Dzor Beran, Pışkırtağ-Pırkçatağ, Kalarin-Kalaris, Cemin ve Cemkin köyleridir. Son üç köy Türklerle meskûn olmakla birlikte Ermeni köyleridir. Her köyde birden fazla kilise ve büyük mezarlıklar vardır. Köy sakinlerinin bir kısmı eski isimlerini kullanmaktadır. “Keşişoğlu”, “Mergeloğlu”, “Mayramoğlu”, “Dülgeroğlu”, “Usepoğlu” vs.
Eski Ermeni köyü olup Lenktimur’un döneminde yıkılan Khındzorik Köyü, büyük oranda Kürtlerle yerleşik olmasına rağmen, Kürtler de Ermenilerle birlikte Ermeni geleneklerini ve Ermenice yer isimlerini devam ettirmektedir. Khındzorik’tekiler gibi, çevredeki diğer Kürtler de bizimle birlikte şu veya bu azizin gününü kutlayıp, Ermenilerle birlikte çevre manastırlara ziyarete giderek, bu yerleri asıl Ermenice isimleriyle anmaktadır. “Cakhcin Dzorı”, “Ziare Surb Minasi”, Ziare Hin Geği”, “Ziare Karsun Manuki” veya Lernak, Berdak, Sevkar, Çatalkar, Tamkar, Karmir Ler, Haydari ve Surb Minas, Surb Sargis, Surb Georg, Surb Hovhannes’in isimleriyle yemin edip, aynı isimleri ve Ermenice kelimeleri bizim gibi tekrarlayıp kullanmaktadırlar.
Balaban’dan yukarı, Mılbet Dağı’nın eteklerinde kurulu Surenyan beyinin yazlığı, günümüzde Kürtlerle meskûn bir köy olup, Zurun veya Zuren (Suren) olarak anılmaktadır. Surb Toros’un başı burada kesilmiş olup, başının kesildiği yerde şimdi “der” olarak anılan Surb Toros manastırı vardır ve çevre köylerdeki Kürtler bu manastıra imanla bağlı olup, bizimle birlikte onlar da “Lus Ağbür”, “Gılkhugohanam”a ziyarete gitmekte, hatta bu kelimelerin Kürtçe olup, azizlerin de Kürt olduklarını iddia etmektedirler.
1387 yılındaki Lenktimur’un yıkımlarının canlı kanıtları olarak ünlü Surb Sargis kilisesini, eski köyün kalıntılarını, Surb Karapet Şapeli’ni, Khanektur’un çifte temel taşlarını ve Gom civarındaki mezar taşlarını gösterebiliriz. Bunlardan bir kısmının üzerinde 1045, 1123 ve 1206 tarihleri kaydedilmiştir.
Sonuç olarak, Der-Simon’un adıyla anılan Dersim’in Ermeni menşeini kanıtlamak için Ermeni manastırları, kiliseleri ve Ermenice isimleriyle tanınan köylerin sonsuz zincirini sıralamak çok uzun olacaktır. Bu birkaç kanıtı, araştırma malzemesi olarak sunduk ve tarihçilerimizi, eksikleri tamamlamaya davet ediyoruz.
***
Şimdi, Dersim’in bölge olarak olduğu kadar, nüfusunun da (Aleviler) sadece Ermeni kökenli olmakla kalmayıp, günümüzde de Kürt adı altında gizlenen Ermeniler olup, Ermeni geleneklerini sürdürmekte olduğunu kanıtlamak için, Dersim nüfusunun köken-din irdelemesine geçelim.
Dersim’in içinde veya dışında, Türkiye sınırları içinde yaşayan ve 700.000 nüfusa sahip Alevilik, İslam’ı sadece dış görünüş itibarıyla kabul etmiştir. Aleviler İslam değildir ve olamaz, çünkü İslam dininden uzaktır ve kendi dinine sahiptir, bu ise Aleviliktir, Hıristiyan dininin geleneklerine uydurulmuş ve kısmen de İran dininden katkı almış olarak.
Aleviler, İslam olmaktan önce Musevidir, Musevi olmaktan önce Hıristiyan Ermenidir. Kanıtlarla konuşalım.
Kürtler başlıca üç mezhebe bölünmüşlerdir ve bunlardan biri olan Alevilik, Türkler tarafından aşağılayıcı manayla “beşinci mehseb” olarak adlandırılır. Aynı şekilde Alevilik de 1- Kureş veya Kureşan, 2- Ağucan, 3- Bamasur veya Bamasuran, 4- Devriş Cemal veya Devriş Cemalan olarak başlıca dört mezhebe ayrılmıştır.
Din adamları ocakhlamanlar olarak anılan, ayrı ocakları temsil eden bu dört dini grup, Dört Alevi ocağının, dört İncilcilerin haleflerinden oluşmuş olup, miras yoluyla, aynı sülalenin büyük oğluna, erkek neslin olmadığı durumunda ise aynı ailenin kardeş veya amca çocuklarına geçtiğini belirtip, kendilerini bizim dört İncillerin gerçek mirasçıları olarak kabul etmektedir.
Alevilerin Ramazan’ı, bayramı yoktur. Onların başlıca azizleri:
Hazreti Ali, Hazreti İsa, İmam Hüseyin
Hazreti Hızır (Surb Sargis)
Çue Hekği (Tanrı’nın asası), Musa’nı asası anlamına gelmektedir
Erkena (asanın saklandığı kutlu ev)
Ziar, Venk veya Der
Bayramları ise:
Roce Hazreti Khızıri, Surb Sargis günüdür ve bu günde 7 gün oruç tutarlar. Genç kızlar veya erkekler Khızır’ı rüyalarında beyaz atlı, cüsseli ve güçlü olarak görüp, imanlı halka nasihatler vererek, gelecekte de nişanlısı olacak şu kızın eliyle bu delikanlıya veya tersine soğuk pınardan “bir tas” su vermesi için, son gece Khızır’dan “murat” isterler. Pazar sabahı özel olarak hazırlanan “lokhme”yle bağlaşma elde ederler. Bu lokhme, mayasız ve hamuru yağla hazırlanıp, ocağın taşında buharla pişirilen bir ketedir.
Roce des u dı imami, oniki havarilerin günü, bu günde de oruç tutup sonunda bağlaşma kabul ederler.
Erkena’nın ziyaret günü (kutlu evin ziyaret günü)
Roce ziaran-deran, manastır ve ziyaret yerlerine ziyarete gitme günü.
Ğurban, adak, gulbenk ve “caye khovano”, bağlaşmadan sonra cennette yer edinebilme amacıyla yapılan ikrar ve din büyükleri tarafından günahların affedilmesi.
Görüldüğü gibi, Hazreti Ali ve İmam Hüseyin ile Musa’nın asasına tapma haricinde, diğer tüm azizler ve bayramlar Hıristiyanlığa aittir. Ayrıca, İslam’la ilgileri olmamasının haricinde, onların camilerini, ramazan ve bayramlarını, tekkeleri, medreseleri, imamları ve hocaları hor görürler.
Alevilerin günümüze kadar kendilerinin olarak kabul ettikleri Ermeni bayramları ise;
Vartevore ma.
Khaçi esa.
Gağınde ma.
Haze sur, kırmızı yumurta günü, yani Zatik’tir. Daha çeşitli Ermeni yortularını da Ermenilerle aynı gün ve aynı şekilde kutlarlar.
Yukarıda belirttiğimiz gibi Alevilerin, bizim dört İncilcilerin halefleri olan, başlıca dört ocakları vardır. Bu dört ocağın her birinin kendi dini dereceleri vardır. Bu dereceler seçilerek değil, miras yoluyla elde edilir ve öncelik her zaman büyüğe verilmiştir, fakat sadece erkeğe.
Böylece:
Reyber, peder anlamına gelir.
Seyit, rahip.
Murşid, önder veya vaiz.
Dede, manastır başrahibi.
Pir, episkopos veya patrik.
Pire piran, başpatrik.
Halk ise “talıp” olarak anılır. Bu ise cemaat, öndere gereksinim duyan halk veya müminler ifade etmektedir.
Aleviler çokeşlidir, fakat herhangi bir şartla veya herhangi bir sebeple boşanmaya hakları yoktur. Boşanan bir erkek veya kadın evin dini reisi tarafından cezalandırılır, onun hükmü ise mecburi ve değişmezdir. Halk, herhangi bir sebepten dolayı cezalandırılan “rayıra teber” ve yoldan çıkmış şahıslarla ilişkisini keser ve yolundan sapmış olanı manevi baskı suretiyle günahlarından arınmak için ikrar etmeye ve günün birinde genel dini önderin bağışlamasına nail olmaya itmektedir. Bu ise, evin dini önderinin (cezalandırmış olan) aracılığı ve birkaç dini önderin telkiniyle gerçekleşir.
Kürtler dünür bağı tanımazlar ve 1- Kızkardeş, 2- Hala ve halakızı, 3- teyze, 4- Kevra ve 5- Musaip haricinde, yakın akrabalar arasında evlilik yaparlar.
Musaiplik, Aleviler için en kutsal bağdır. Musaip, kardeşten önce gelir. Kardeş, kardeşin eşini arzu edebilir, fakat musaibin eşiyle sorunsuz ve herhangi bir şüpheye mahal vermeyecek bir şekilde yatabilir.
Musaipliğin kutsallığını ayaklar altına alan ölümle cezalandırılır.
Musaiplerden biri adam öldürüp hapse atılır veya bir hata yapıp cezalandırılırsa, onun musaibi de dolaylı olarak aynı cezaya çarptırılır. Musaiplerden biri hapse düşerse, hür kalan, musaibinin eşi ve çocuklarına bakmak ve korumakla yükümlü olup, onların namusunu da kendi namusu gibi kollamalıdır. Musaiplerden biri cezalandırıldığında ise, arkadaşı resmen cezalandırılmış olmamasına rağmen, manevi olarak onun çilelerine maruz kalır ve dini toplantılardan veya ayinlerden uzak durur, ta ki musaibinin günahları affedilene kadar. Musaipler, ölene kadar birbirlerine sadık kalır.
Bu birkaç ayrıntıyı verdikten sonra, Alevilerin Ermeni din adamları ve kilisesine olan inançları ve Ermeni halkına yönelik yakınlıklarına gelelim. Bu konuyla ilgili Ermeni bir yazarın “Dersim” adlı araştırmasının bazı kısımlarına değinmek yerinde olacaktır (bk. Andranik’in “Dersim” kitabının 98-108 sayfaları).
Manastırın bazı sorunlarıyla ilgilendiğimde manastır başrahibi bu konuda şunları anlattı.
“Daha yeni atanmıştım, sabah erkenden, alacakaranlıkta, dua etmek için kiliseye gittim. Bir de ne göreyim, Tanrım, kilise tamamen soyulmuş, pencerelerin demirleri kırılmış ve her şey darmadağındı. Dehşet içinde haykırarak dışarı koştum, kardeşlerimi yardıma çağırıp hırsızları yakalamak için, fakat daha kiliseden çıkmadan ağzım burnum üzerine yere kapaklandım. Kalkmak istedim, fakat baktım ayaklarımın altında bir şey debeleniyor. Yokladım ve sırtında torba olan bir adam olduğunu gördüm, kilisenin hırsızıydı.
“Kimsin”,- diye sordum, fakat cevap alamadım. “Kalk ayağa”,- dedim, fakat imkânı yoktu, çünkü tam manasıyla felç olmuştu, üstelik de sağır. Kardeşlerim geldi, lamba getirip aydınlattılar. Işıkla kilisenin karanlık köşelerini de kontrol ettik ve aynı şekilde torbaları sırtlarında dört-beş Kürt daha gördük, hareket etmekten yoksun, kilisenin şu veya bu köşesine düşmüşlerdi.
Kardeşlerim dışarı koşup, kilisenin kırılmış pencerelerinin altında ağızları köpüklü ve tamamen felçli bir şekilde Kürtler gördüler. Sanki kudurmuş ve cin çarpmış gibi sağda solda, kilisenin duvarları dibinde yatıyorlardı. Hepsini yakalayıp içeri getirdik. Sırtlarındaki torbaları indirdik, içleri kilisenin gümüş eşyalarıyla doluydu. Hırsızlara bir şey yapmadık, oldukları gibi bırakıp, evi manastırın yakınında bulunan, genel dini önderleri olan Seyidi çağırdık. Dini önderleri ve sayısız Kürt gelip, Surb Karapet manastırımızın mucizevî gücünün şahidi oldular. Hırsızların cezalandırılmış olduğunu hep birlikte görünce, Surb Karapet hırsızlar yüzünden kendilerinden de intikam almasın diye kilisenin önünde diz çökerek içtenlikle dua etmeye başladılar.
Dini önderleri sonunda ellerimi, ayaklarımı öptü ve azizimizin gerçekliğini ikrar etti. Hırsızlar için dua edip, Surb Karapet’e, Dersimlilere acıması ve hırsızları bağlarından kurtarmasını rica etmemi diledi. Hep bir ağızdan hırsızların adına bir daha imansız olmayacaklarına güvence verdiler ve kurtulduktan sonra, hırsızların (kendi adamları) günahlarının affedilmesi için manastırın eşiğinde çok adaklar adayacaklarına söz verdiler.
“Kurban olayım Surb Karapet’in güçlü ordusuna,- diyerek devam etti manastırın başrahibi.
Sonunda dua ettim, bir iki başlık da Kutsal İncil’den okudum hırsızlar için, bunun üzerine, Tanrı’nın inayetiyle iyileştiler, sadece sağ ellerinin parmaklarından bir ikisi uyuşmuş kaldı, herhalde tüm inanmayanlara manastırımızın yalansız gücünü göstermeleri için. Bunlar iyileştikten sonra, kendileri tüm altın ve gümüşü sırtlayıp dışarı çıkmaya hazırlanırken, boz atlı Surb Karapet’in silahları kuşanmış olarak içeri girip kendilerini yerli yerlerinde bağlayıp, sağa sola attığını anlattılar. Hepsi de, yılda bir-iki kere manastıra gelerek bir-iki inek veya koyun kurban edeceklerine dair yemin ettiler. Ayrıca, sadece Ermenilerin azizlerine değil, en son Ermeni’ye dahi artık dokunmayacaklarına yemin ettiler. Orada bulunanların anlattığı tüm bu mucizeleri dinleyen ve onların Kutsal İncilimiz sayesinde tekrar şifa bulduğunu gören dini önderleri Ermeniliğe dönmedi, fakat Ermenilerin imanına inandı ve hemen Surb Karapet’e bir-iki inek kurban etti ve kiliseye çeşitli hediyeler verdi. Kürtler, Ermenilerden daha fazla inanmaktadır bizim azizlerimize”.
Bu, Dersimlilerin inancının hangi seviyeye ulaştığını bize göstermektedir. Onlar sadece manastıra ve Ermenilerin azizlerine inanmakla kalmayıp, manastırın başrahibine de saygı duymaktadır, çünkü o “okumasını bilir” ve bir-iki satır karalayarak tüm Kürtleri veya en azından manastıra kötülük yapanları “taş ve toprak” haline getirebilir. O Tanrı’nın adamıdır, Tanrıyla konuşuyor ve her şeye kadirdir. Böylece, 15-20 bin kişilik bir orduya sahip etkili bir aşiret reisi Halvori manastırına adağa geldiğinde tüm gerekleri yerine getirdikten sonra, aziz bir kişi olduğundan dolayı manastır başrahibinin eteklerini ve omuzlarını öpmeye mecburdur, ardından ayakta kalır, ta ki başrahip kendisine oturacak bir yer gösterene kadar.
Halvori manastırı, Dersimliler arasında böyle tanınır.
Başrahip, 4-5 yıl önce vuku bulan bir olay daha anlattı.
“Khozat’taki Türk hükümetinin görevlileri arasında, burada, Halvori manastırında silahlı asilerin bulunduğuna dair söylentiler dolaşıyormuş. Bu asiler sözde manastırın altın madenlerini işleterek sayısız silah ve cephane tedarik edip, Dersim çevresindeki Türk köylerine saldırmaya hazırlanıyorlarmış. Yerel mutasarrıf, binbaşıya hemen bir bölük asker alıp manastırda arama yapma talimatı verir. Binbaşı kabul eder, fakat bölgenin ve yolların yabancısı olduğundan dolayı Khozat’ta yaşayan ve Zeyno’nun oğlu olarak tanınan bir aşiret reisini rehber olarak yanına alır. Bunlar, Halvori manastırına gelmek için sabahleyin Khozat’tan yola çıkarlar ve altı saatten ulaşabilecek olmalarına rağmen, yolu yine de kaybederek, sık orman örtüsü içinde kalıp, akşama kadar ve tüm gece boyunca sağa sola düşerek sabah güneş doğarken kendilerini karşıdaki dağın tepesinde bulurlar. Kendilerini aniden manastırın karşısında bularak, yokuştan hızla inmeye başladılar. Kalabalığı görüp, önce ne olduğunu anlamadım. Kardeşimi çağırdım ve manastırdan çıkıp, gelenlerin kimler olduğunu öğrenmesini söyledim. Kardeşim daha manastırdan çıkmadan, çevredeki Kürtler ellerinde silahlarıyla evlerinden fırlayıp, dağdan inen askerleri karşılamaya başladılar. Kürtler, Osmanlı hükümetinin, her zaman olduğu gibi Dersim’i tekrar aniden kuşatmış olduğunu zannederek “havar-ha-havar” haykırmaya başladı. Sesleri havada yankılanıp, uzaktaki Kürtler anında bunu duyarak, aşiret reisleriyle birlikte ve tamamen silahlı olarak bölük-bölük burada toplanmaya başladılar. Birçoğu da, uzakta olup hemen buraya yetişemediklerinden dolayı, bulundukları yerde veya yolda gelirken tüfekleri ateşlemeye başlayıp, hemen yardıma yetişmeye hazır olduklarını bildirdiler.
Sonunda, askerler aşağı indi, fakat Kürtler önlerini keserek sordular. –“Kimsiniz, neden geldiniz ve ne istiyorsunuz”. Binbaşı, durumun başka bir şekil aldığını görerek, çok yumuşak bir şekilde “Hastaydım, Halvori Surb Karapet’e gitmeye niyet etmiştim, fakat uzun süre niyetimi yerine getiremedim, imansızlıktan değil, işlerim olduğundan dolayı. Daha sonra geceleri rahatsızdım, devamlı kâbus görüyordum, vs. Nihayet bugün, layık olmayarak gelip Surb Karapet’in eşiğini öpmeye şansım oldu”,- dedi. Binbaşının, yalancıktan olduğu hemen belli olan sözlerini duyan Kürtler, “Manastırımıza ayak basıp, orayı kirletmene hiçbir zaman izin vermeyeceğiz” diyerek izin vermediler. Tüm Kürtler “Hayır, izin vermeyiz, kirletirsin”,- diye hep bir ağızdan haykırıp elleri silahlı olarak bölüğü kuşattılar. Binbaşı bana dönerek, niyetini yerine getirmek için yalvardı. “Ziyaretçi olarak kiliseye girmeye hakkınız var”,- dedim, fakat Kürtler tekrar kabul etmedi ve “Papaz efendi, bu Osmanlının manastırımızı kirletmesine izin vermeyiz”,- dediler. Ne başını ağrıtayım. Sonunda uzun uzadıya konuştuktan sonra, kilisemizin herkese açık olduğuna ve girip niyetlerini yerine getirmelerine dair Kürtleri zorlukla ikna ettim. O ana kadar 10.000 kişiden fazla Kürt farklı yerlerden gelip toplanmıştı ve her taraftan bölük-bölük geliyorlardı hâlâ. Tüm ordunun veya niyet edenlerin, kiliseye girmeden önce gidip Mındzur Nehri’nde yıkanıp, temizlendikten sonra niyetlerini yerine getirmelerini şart koştular. Bunun gereksiz olduğunu, kalplerinin temiz olmasının yeterli olduğunu söyleyerek engelledim. “O halde önce manastırın dış eşiğini öperek, diz üstü içeri girip dua etsinler”,- diye kesinlikle şart koştu Kürtler ve bunun da kabul edilmediği durumunda Halvori Surb Karapet manastırı uğruna ölmeye ve “Dersim’in manastırını” kirletmeye cesaret edecek tüm orduyu öldürmeye hazır olduklarını belirttiler.
“Binbaşı, yavaş-yavaş Kürtlerin önerisini kabul etti ve tamamen silahsız olarak önce kapının eşiğini öptü, sonra da tüm birliğiyle birlikte dizüstü içeriye girdi. Ana kiliseye ulaştıklarında yürekten dua etmeye başlayıp gözyaşları dökmeye başladılar (tabii ki yalandan). Bütün bir çeyrek saat dua edip ağladılar ve kilisenin kumbarasına da beşer kuruş bağış yaparak dışarı çıktılar.
Masa kurdurttum ve tüm birliği kahvaltıya davet ettim. Kahvaltıyı yaptılar. Kürtler etraflarını çevirdiler ve bilinçli olarak nezaketli bir şekilde askerleri soymaya başladı. “Bu tabanca sadece bana uyar, bana ver, bu kama çok iyi, bana ver, bu şapka çok güzel, bana ver, amma mermin var, benimkiler bitmiş, yarısını (veya hepsini) bana ver” vs.
Askerlerden bazıları bunu bir hakaret olarak kabul ederek karşı koymaya kalktı ve bunun sonucu mutlak bir kan dökülmesi olurdu, fakat binbaşı durumu fark ederek, askerleri sakinleştirdi ve “Ne istiyorlarsa verin ve benim hesabıma yazın, sağ salim tekrar Khozat’a döndüğümüzde herkese öderim”,- dedi.
Nihayet, birlik yarı yarıya soyulduktan sonra, binbaşı ve Zeyno’nun önderliğinde yola düştüler Khozat’a doğru. Tüm Kürtler “Hey, korkak Osmanlılar, bakın ne rezil bir şekilde kaçıyorsunuz, hey, hey”…,- bağırıyordu.
Binlerce tüfekten havaya ateş etmeye başlayıp, alaylarını sürdürdüler. Fakat askerler arkalarına dahi bakmadan dağı tırmanarak ormanın içinde kayboldu.
“Üç-dört saat içinde buraya toplanan sayısız silahlı Kürt, askerleri yolcu ettikten sonra onlarca koyun kesip, çevirerek, yediler, içtiler ve at yarışına, atışa başladılar… askerlerin Khozat’tan ek güçlerle tekrar gelip Dersim’de savaş yapacaklarını düşünerek sekiz-on gün boyunca burada kaldılar, fakat gelen-giden olmadığını görerek, manastırı terk edip yerlerine gittiler”.
Dersimli Kürtlerin, Ermenilerin azizlerine yönelik inancına üçüncü bir örnek daha.
“Bir keresinde,- diye başladı başrahip anlatmaya, -Yerzınka önderliğinden bir mektup aldım. “Peder, bir takım Kürt haydutlar gece vakti Surb Lusavoriç manastırına saldırarak tüm eşyaları çalmışlar. Bunların içinde Aziz Nerses’in kutsal kemikleri de var. Mümkünse, karşılığında para teklif ederek kutsal emanetleri geri alıp, bize yollamanı rica ediyoruz. Masrafı ne kadar olursa ödemeye hazırız, sen sadece söyle. Bize ve milletimize büyük fayda sağlamış olursun”,- yazıyordu mektupta.
Mektubu okur okumaz, hemen hayli masraf yaparak, kutsal emanetlerin yerini buldukları takdirde hemen haber vermeleri için Dersim’in Kürtlerle meskûn köylerine ulaklar yolladım. Nihayet, bu ulaklardan biri, kutsal emanetlerin şu-şu köyde bulunduğu, tüm Kürtlerin, bu bizim azizimiz, Ermeniler bunu zamanında bizden çalmışlar, şimdi tekrar geri getirdik ve bizi koruyacak o, diyerek gece gündüz önünde mum yakarak secde ettikleri haberini getirdi. Sonunda, hırsızı da, çaldıklarını da getirmeleri için, birkaç Ekidzorlu Kürt ve birkaç da Ermeni yiğidi yolladım, kutsal emanetleri bulunduran Kürdün evine. Yolladığım adamlar, üç-dört gün sonra kutsal emaneti de hırsızı da getirdiler.
Hırsıza iyi bir dayak attıktan sonra üç gün üç gece aç susuz hapsettirdim ve ardından, kutsallığı kirletmekten dolayı birkaç yerlinin huzurunda ölüm cezası verdim. Aşiret reisleri hak verdiler. Lakin infazın gerçekleştirileceği günü, baktım, bir sürü yaşlı ve genç kadın, küçük çocuklarıyla birlikte, ağlayıp sızlayarak yanıma geldiler ve Surb Karapet’imize değerli hediyeler sunarak, hırsızın cezalandırılmasından sonra bir sürü yetimin sahipsiz kalacağından, biricik evlatlarına acımam için yalvardılar. Gerçi kendisini cezalandırmaya hiç niyetim yoktu, fakat böyle boş laflarla haydudu affetmeye başta yanaşmadım, fakat birkaç aşiret reisi araya girerek, hırsızın bir daha kutsallığı kirletmeye cesaret etmeyeceği konusunda güvence verince, hısızı çağırtıp, aşiret reislerinin huzurunda şöyle söyledim.
“Bak, Alişan,- hırsızın adı böyleydi, -zavallı çocuklarının ağlamasına acıyarak bu sefer suçunu affediyorum ve bu iyi kalpli beylerin güvencesi altında seni, Ermenilerin kutsal emanetlerine her zaman saygılı olman şartıyla serbest bırakıyorum, aksi takdirde yılanın deliğine de girsen elimden kurtulamazsın, anlıyor musun? Şimdi serbest kalacaksın, önerdiğim şartları kabul ediyor musun?”
Hırsız yerlere kadar eğilerek, bir daha Ermenilerin kutsal emanetlerine dokunmayacağına, üstelik en son Ermeni’yle dahi karşılaştığında yüzüne dahi bakmaya cesaret etmeyip “gözünün üstünde kaş var” demeyeceğine yemin etti. Hırsız, Ermenilere zarar vermeye niyetinin olmadığını, büyükannesinden “kendi azizlerinin” Lusavoriç manastırında bulunduğunu dinlediğini, bu yüzden de onu gidip getirdiğini anlattı. Bu hırsız şimdi her yıl ziyarete gelip, manastıra da bir-iki koyun adamaktadır.
***
Yıllar önce Dersim’i ziyaret etmiş ilginç bir araştırmacının günlüğünden birkaç bölüm sunduk. Halvorik ve Yerzınka’daki Surb Karapet manastırının parşömen dua kitapları ve Ermenilerle Kürtler arasındaki ilişkilerle ilgili tarihi parşömen andıçları elimizin altında olsaydı argümanlarımız daha derin ve resmi olurdu.
Maalesef bu iki parşömen, birkaç alçak Ermeni tarafından çalınarak, yıllar önce koleksiyonculara satılmış ve bugün Londra’daki milli müzede bulunmaktadır.
Her halükârda, kısa ve özet notlarla kaydedilen kanıtlara Kürtlerin, Türklerin dinine, inancına ve halkına yönelik antipatisi ve Ermeni kilisesi, din adamları ve halkına yönelik sempatisini eklediğimizde, Alevi Kürtlerin, günümüzde kendi Ermeni adet ve geleneklerini korumuş olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Örneğin, bir Kürt, ıssız bir yerde Türkleri dua yerine rastlayıp, kendisini kimsenin görmediğine emin olursa, otomatikman Türkün camisi veya tekkesini kirletir. Tersine, aynı Kürt, aynı şartlar altında Ermenilerin Kutsal yerlerinin önünden geçerken, içinden gelen bir dürtüyle kilisenin, şapelin veya haçkarın önünde diz çöker ve huşuyla öper.
İsmen İslam dinine ait olup, Türk yönetimine tabiyken, eğitimsiz Kürde, birini aşağılayıp, diğerine saygı göstermesini kim öğretmektedir? Başka bir konuyu ele alalım, Kürtlerin, Türkler gibi haremleri yoktur. Kürt kadını, erkeklerle birlikte masaya oturup, ata binme, çatışmalara katılma konusunda hürdür. Kürt kadını, yüzünü Kürt veya Ermeni erkeklerden gizlemez ve özellikle Ermeni erkeklerle serbestçe konuşur.
Bir Ermeni, Kürdüm evine misafir olduğunda, evin yeni gelini Ermeni erkeğinin ayaklarını yıkayıp kurular. Gece, onun elbiselerini çıkarıp, misafire yatağa girmeye yardımcı olur ve şayet misafir, evin yakın ailesinden birinin ferdiyse, gelin veya yetişkin kız misafirin ayaklarına uyuyana kadar masaj yapar. Tüm bunlar, gelinin kocası veya ev halkının önünde, hatta evde olmadıkları zaman olabilir.
Ermeni erkeğinin istediği zaman ve erkeklerinin bulunmadığı zaman, çekinmeden Kürt kadınların arasına girip, onlarla konuşmaya hakkı vardır.
Tersine, tesadüfen bir Türk, Kürt köyüne misafir olduğunda, bir Kürt kadınının yüzünü görmesi imkânsızdır. Kürt kadınları, evde veya sokakta Türklerden kaçar. Dağların hür ve cesaretli kızı, Türkün yanında aniden korkak ve çekingen olur ve Türk evden veya köyden uzaklaşıncaya kadar evden çıkmaz.
Türk misafir gittiğinde Kürt kadını hemen onun yattığı yatağı yıkar ve odadaki tüm örtüleri değiştirir, çünkü onlar “mundardır” ve “boye kutıku ene” pis Türklerden it kokusu gelir, derler.
Denemelerle sabit olduğu üzere, Türklerin ayaklarını yıkamış olduğu suyu koyunlara vermiş, fakat koyunlar ne kadar da susamış olsa, koklayıp, içmeden uzaklaşmışlar, Ermenilerin yıkandığı suyu ise afiyetle içmişlerdir. Kürtler bu durumda şu sonucu çıkarmaktadır. Biri “mundar”dır, pistir, diğeri ise “pak” temizdir, Türk “cinse kutaku”dur, it soyundandır, Ermeni ise “rema hekzi”dir, Tanrı’nın kutsadığıdır.
Türkler, günde beş kere aptes almalarına ve daha temiz olmalarına rağmen kokarlar, Ermeniler ise aylarca ayaklarını yıkamazlarsa da tekrar temizdir ve hayvanlar bunu hissedip anlarlar, diyor Kürtler.
Kürtlerin hamur üzerinde haç çıkartmaları, adaklık hayvana okunmuş tuz vermeleri, hastaların başında Ermeni rahibine İncil okuttukları, düşmanın güllesinden korunmak için çatışmalar esnasında “hımayiller” taşıdıklarına hiç değinmeyeceğim. Dımılilerin dilinde yer etmiş olan çok sayıda Ermenice kelimeye de değinmeyeceğim, sadece Kürtlerin İslam camisine küfretmesi, Türk molladan, imamdan, hocadan ve halkından kaçınmaları, Ermeni manastırı ve kilisesine tapmaları, Ermeni din adamı önünde eğilmeleri ve Ermeni halkını sevmeleri ve bu halkın tüm adetlerini yerine getirmelerini belirtmekle yetineceğiz. Bu veriler ışığında onlar, İslam adı altında saklanan Hıristiyan Ermenidir ve siyasi şartlar elverdiği takdirde er veya geç, iki ayrı kalmış kardeşlerimizin tekrar birleşmesi için Ermeniliğin kucağına döneceklerdir.

Kevork Halacyan (1932 Boston)

Input your search keywords and press Enter.