KIZILBAŞLIK (ALEVİ – AREVİ)

BATI ERMENİSTAN – Pavlikyan ve Tondrakyan tarikatına mensup olanların takibatı yıllarında, bunların bir kısmı baskılara karşı koyabilmek amacıyla Araplarla birleşerek, onların (ör. Vılit vostikan, II. Yezit emiri vs.) korumasını elde eder, onların isimlerini ve dış görünüşe göre dinlerini devralır ve Hovhan Odznetsi’nin belirttiğine göre, çocuklarına onların kutsal kitabını öğretirler. Böylece, sırtlarını Araplara vererek, her türlü hukuksuzluğu yapmaktaydılar. Hatta büyük bir ihtimalle, kendi tarikatlarını sürdürmekle birlikte, sünnete de daha o dönemlerde başlamışlardı.

Tüm Ermenistan sathında yaşayıp, Kızılbaş adıyla tanınanlar, işte bu ismen Müslümanlaşmış tarikatçılardır. Peder Poğos V. Meheryan’ın 1773 yılında Khınus, Bulanıkh ve Manazkert taraflarında görmüş olduğu ve Kürtlere düşman, fakat soydaşları Ermenilere dost olan Müslümanlaşmış Ermeni Manikeliler bu insanlardır.
Kızılbaşlar, aşağıda göreceğimiz üzere Tondrakyanlar ve onlardan oluşan Arkhvallılar gibi, Hıristiyanlığın üç temel özelliğini prensip olarak sürdürmüş olup, vaftizin yerini sünnetle değiştirmiş olmalarına rağmen, İkrar-Tövbe ve Af-Bağlaşmayı korumuşlardır. Eski Hıristiyanlarda olduğu gibi, ilahiler eşliğinde ifa edilen gece duaları vardır. Hıristiyan yortuları ve oruçlarını devam ettirmekteler. Kutsal asaları (İsrailoğullarındaki Aharon ve Hıristiyanlardaki çoban asası gibi) vardır. Bazıları, Manikeliler gibi ruh göçüne inanmaktadır. Son olarak da Alevilerin bazı inançları ve adetlerini almışlardır.
Kızılbaşların sayısı bir milyonu aşmaktadır. Genelde tarım ve hayvancılıkla, kısmen de ticaretle uğraşırlar. Zamanında gördükleri baskılardan ötürü, genellikle tepelik ve ıssız yerlerde kapalı bir hayat sürmektedirler.
Devlet onlara herhangi bir siyasi veya toplumsal görev vermez, onları Bâtıni bir İslam tarikatı ve aşağılık bir soy olarak kabul eder, bu yüzden de çok kereler baskı uygulamıştır. Geçmişte, İslam olmadıkları öne sürülerek askere de almamakla birlikte, daha sonra onları İslamlaştırabilme düşüncesiyle almaya başlamışlardır.
Şimdi Kızılbaş tarikatını, öğretilerini ve adetlerini inceleyeceğiz. Bu konunun hemen-hemen ilk yayıncısı olmamızdan dolayı, çok sayıda eksik, hatta yanlışlarımız olabilir, fakat uzmanların bağışlayıcı olup, hatalarımızı düzelterek bu çalışmayı tamamlayacaklarını ümit etmekteyiz.
Sünnet – Kızılbaşlarda vaftiz yoktur. Sünnet olmaktadırlar. Bazıları, dini prensipten ziyade korkudan yaptıkları, fakat Mesih’in de sünnet olmuş olduğundan doğru olarak kabul ettiklerini belirtilmektedir.
Sünnet merasiminin masrafını, Hıristiyanlardaki vaftiz babasına benzer konumdaki, babalık veya kirve olarak anılan bir dost üstlenir. Çocuk, sünnet esnasında kirvenin kucağında bulunur, aynen Hıristiyanlarda vaftiz esnasında vaftiz babasının kucağında bulunduğu gibi. Sünnet çocukluk döneminde yapılır, bazen daha geç de olabilir, fakat genellikle 15 yaşına kadar gerçekleştirilir. İçlerinde sünnetsizler de vardır.
Kızılbaşlar, Ermenilerin kirveliğini kabul eder, fakat İslamların kirveliğini hiçbir zaman kabul etmezler. Aileler, kirvelik bağıyla birbirlerine bağlanıp çok sıkı dost olurlar. Kızılbaş aşiretleri, kavga ve kan dökülmelerinin önünü almak amacıyla aralarında kirvelik bağı kurarlar. Kirvelik bağıyla bağlı aileler, Ermenilerde vaftiz babası ve vaftiz edilenin aileleri arasında olduğu gibi, birbirlerine kız alıp vermezler.
Musahiplik – Her Kızılbaş erkeğin bir danışman arkadaşı, musahibi olmalıdır. Musahipler, her konuda birbirlerine danışman, destekçi ve yardımcıdır, aşna ve canik olarak da anılırlar.
Musahip seçimi genellikle 15 yaşında gerçekleşir, bazen daha ileri yaşta da olabilir.
Musahip seçiminin özel ayini vardır. İki musahip adayı arkadaş, boyunlarına birer mendil bağlar, içlerinden yaşça büyüğü, diğerinin bağlamış olduğu halkadan tutar, rehber ise, büyüğün mendilinin halkasından tutarak onları dedenin huzuruna götürür. İkisi dedenin karşısında diz çöküp, sağ ellerini dedenin dizine koyarlar. Dede, onlara nasihatler verip, her şart altında birbirlerine yardım edip, ölene kadar birbirleriyle kardeş gibi yaşamaları gerektiğini açıklar. Sözlerine sadık kalacaklarına dair üç kere vaat ettirir, hazır bulunanları şahit olarak anar, tören bir duayla son bulur ve rehber onları yerlerine götürür.
Musahiplerden büyüğü bir hayvan (genellikle koyun veya kuzu) kurban eder, küçüğü ise orada bulunanların masalarına meyve hediye eder.
Bu tören esnasında musahiplerin boyunlarına bağlamış oldukları mendiller kendileri için kutlu kabul edilir ve saklanır, ikrar esnasında da bellerine bağlanır.
Kadınların musahibi yoktur, kocalarının musahibinin eşini kız kardeşleri gibi sayarlar. İki musahibin eşi birbirleriyle sıkı dost olur.
Musahiplerden biri yurt dışına giderken, eşi ve ailesinin savunmasını musahibine teslim eder.
Musahiplerden birinin ölümü durumunda, kalan arkadaşı kendisine yeni bir musahip seçer. Bu kişi, genellikle kendisi gibi arkadaşını kaybetmiş biri veya 15 yaşlarındaysa, ölen arkadaşının oğlu olur.
Musahip aileler, kirvelikte olduğu gibi, birbirlerine kız vermez.
Eski Hıristiyan mezheplerinde de günümüzdeki Kızılbaşların musahipliği gibi bir kurumun var olmuş olduğunu tahmin etmekteyiz.
İkrar – Kızılbaşların büyükleri (dede, seyit), cemaatlerinin ikrar ve tövbeyle temizlenmeleri için, belli aralıklarda onları ziyaret ederler. İkrar, Türkçe konuşan Kızılbaşlar tarafından görülmek ve sorulmak olarak anılır.
İkrar amacıyla dolaşan dedenin yanında, yardımcı görevli olarak bir rehber bulunur. Musahip çiftler rehber tarafından ayrı-ayrı alınarak yaptıkları hakkında sorguya çekilir. Belirgin suçlarla ilgili onları dedenin huzuruna götürür. Burada, eski Hıristiyanlarda yapıldığı gibi, aleni ikrar yapılır. Bu daha çok, dedenin başkanlığı ve cemaatin büyükleri ile önemli kişilerinin hazır bulunduğu bir mahkeme gibidir.
Rehber tarafından dedenin huzuruna getirilen çift, musahiplik töreninde boyunlarına bağlamış oldukları mendili bellerine bağlamış olmalıdır.
Suçlu çift, önce dedenin, daha sonra da hazır bulunanların ellerini öptükten sonra, herkesin önünde ayakta durur. Yalınayak ve sağ ayaklarının başparmağı, sol ayağın üzerinde olmalıdır. Dede, onların hal ve hareketleri, yaptıkları ve bilinen kabahatleri hakkında sorgulama yapar, gerekli olduğu zaman orada bulunanların şahadetine başvurur ve gerekli cezaya hükmeder.
İkrar, genellikle yılda bir kez ve Perşembe geceleri (Cumaya bağlanan gece) yapılır, fakat dedelerin, köylerde bulunan vekilleri (baba) de kış aylarında, Perşembe geceleri halkı toplayıp, aralarındaki sorunları inceleyerek barıştırıp, bazen cezalar dahi vermektedir.
Kadınlar için ikrar yoktur ve onların işlediği suçlardan kocaları sorumludur.
Tövbe – İkrarı kabul eden din adamı, kendisine başvuran suçluyla ilgili cezalar verir. Verilen cezalar genelde azarlama, tokatlama, falaka, boynuna taş bağlayarak saatler ve günlerce ayakta tutma, fakirlere sadaka verme, kutsal yerlere maddi veya farklı şekillerde hediyeler sunmaktır.
Yerzınka dolaylarındaki dedeler, ikrar edene çoğu kez Vağaver Köyü’nün, Kanlı Ocak olarak anılan ziyaretgâha gidip, bu kutsal mekâna hediyeler sunmak münasebetiyle ruhunu azat etmesini salık vermektedir.
Tövbe edenler bağışlanmaya layık olmadıkça, dedeler ve rehberler onların evine gitmez. Halk da tövbe edene yabancı gibi davranır, tövbe edenler dini toplantılara katılamaz.
Kızılbaşlar arasında en büyük günah eşcinsellik ve eşini boşamaktır. Eşini terk edenin, 7 yıl süreyle cemaatle ilişkisi kesilir ve dede onu kabul edemez.
Başkasının karısıyla ilişki kurmak da günahtır, özellikle de başka milletten olursa.
Tövbenin kuralı, öncelikle vermiş olduğu zararı tazmin etmek, zarar vermiş olduğu şahsın bağışlamasına nail olup, pişman olmaktır. Tazminin zor olduğu durumlarda sorun çetrefilleşir. Örneğin biri, diğerinin eşiyle ilişkiye girmişse, onuru kırılmış kocanın affına layık olmalıdır, fakat koca bu konuda genellikle taviz vermeyip, önemli miktarlar talep etmektedir.
Küfredenlerin cezası, dilini yakmaktır, fakat genellikle bir başka cezayla yetinilir.
Af – İkrarın ve tövbenin ardından dede, cemaatin ihtiyarlar meclisi huzurunda çifte sorar “Herkesi memnun ettiniz mi, verdiğiniz zararları tazmin ettiniz mi, şikâyetçileri memnun etiniz mi, vicdanınız rahat mı, herkesle barışık mısınız?” “Evet” dedikleri ve rehberler ile hazır bulunanlar bunu tasdik ettikleri takdirde yere yatmalarını emreder. Çift, dedenin önünde yüzükoyun yatar, dede, kutlu asasıyla onlardan her birine 12 hafif darbe vurur ve onları bîgünah ilan eder.
Daha sonraki Perşembe akşamları, dede veya vekili (baba), aleni sorgulama sonrasında, aynı şekilde yatan çiftlere, -Allah, Muhammet, Ali,- diyerek üçer darbe vurur.
Musahiplerden birinin hazır bulunmadığı durumda diğeri, bağışlanmak için, kendisi gibi arkadaşsız kalmış birisiyle dedenin karşısına çıkar.
Dua – Kızılbaşlar hiçbir zaman İslamlar gibi dua etmez, secde etmezler. “Namaz gereksizdir”-, derler, fakat İslamların arasında bulunduklarında korkudan onları taklit ederler.
Kızılbaşlar abdest almaz ve “Sudan geçerken abdest alıyoruz”- derler, yani bu durumda zaten mecburen ayaklarını ıslattıklarını belirtmektedirler.
Kızılbaşların gece ifa ettikleri dini ayin zikr olarak anılmaktadır ve bu ayine başlamadan ellerini yıkarlar. Bu ayinde, bağlaşım için kurban edilmiş olan koyunun yağından hazırlanan fitillerle özel bir kap içinde lamba yakarlar. Böylece, Hıristiyan Ermenilerin Büyük Perşembe gecesi ayininde (ağlama gecesi) olduğu gibi, onların bu gece ayinleri de yarı karanlık bir ortamda gerçekleşir. Bu lamba, dedenin yanında bulunur ve onu yakma görevi delicinindir.
Bu ışık yakıldıktan sonra dedenin duasıyla ayin başlar ve Allah-Allah diyerek son bulur. Ardından saz eşliğinde ilahiler söylenir. İlahi okuyanlar zakir olarak anılır, ilahi okuyanların başında dede vardır, ona da rehberler ve cemaatin babaları (dedelerin vekilleri) eşlik eder.
Bu esnada halk günahlarını hatırlayıp tövbe eder.
Bu ilahilerle Tanrı övülür, peygamberler ve özellikle de Musa, Davut, İsa, Ali ve ardından bu sonuncusunun sahip olarak anılan 11 ardılı methedilir.
Kızılbaşlar, bu şekilde ayin ifa ettiklerinden dolayı, kendilerini peygamber Davut’un takipçisi olarak kabul ederler.
İlahilerden sonra bir dua okunur ve asıl zikr başlar. Zikr, Tanrının ve peygamberlerin adı anılması ve dalga olarak anılan boyun hareketlerinden oluşur. Bu hareketler gitgide daha şiddetlenir ve bazıları bunun sonucunda baygınlık geçirir. Bu dini ayin esnasında dede genellikle kutlu asasını yanında taşımaktadır.
Bu hareketlerden sonra dede bir dua okur ve ardından, Muhammet’in Mirac’a gidişinin şarkısı ayakta söylenir. Bu esnada, sakalar (sakiler) ellerindeki bir bardak şerbetten birkaç damla lambanın önüne döktükten sonra orda bulunanlara ikram eder, onlar ise birer yudum alır. Ardından lambanın önünde eğildikten sonra, dua ederek çember dönmeye başlarlar ve ayin böylece sona erer.
Bu ayinleri yöneten gözcü olarak adlandırılır ve bu kişi ayin sonuna kadar ayakta durur.
Yabancıların girmesini engellemek amacıyla, ayin esnasında, ayinin yapıldığı evin etrafına nöbetçiler yerleştirilir.
Musahibi olmayan zikre katılamaz, fakat musahibi uzakta olan katılabilir. Zikre, kadınların sadece üç temsilcisi katılabilir, bunlar da evli ve 40 yaşını geçmiş olmalıdır. Bunlardan biri delicinin, diğeri zakirlerin, üçüncüsü ise gözcünün yanında bulunup onlara yardım etmektedir. Diğer kadınlar, zikre katılan gruptan topluca uzak durur.
Tören sona erince delici, zakir, gözcü, nöbetçiler ve katılan üç kadın, yöneticinin elini öpüp, duasını aldıktan sonra uzaklaşırlar.
Zikrden sonra bazen bağlaşma töreni yapılır.
Eğlence nitelikli toplantılar – Saz eşliğinde, yarı-dini şarkıların söylendiği, şarap ve rakı içilip, mezelerin yendiği eğlence amaçlı toplantıları, dini toplantılarla karıştırmamak gerekir. Çoğu kez, her bir kadehle bir azizin hatırasına içilir.
Şarap, rahiplerimizin sıkihi tuttuğu gibi, kadeh iki elle tutularak büyük saygıyla içilir.
Şarabı her zaman kolay bulamadıklarından dolayı, çoğu kez rakı kullanırlar.
İnce yollu ve Karabatak olarak anılan Kızılbaşlar, daha fazla içki kullanır.
Geceleri ifa edilen bu dini ve yarı-dini toplantılar, yabancılar tarafından farklı algılanmakta, sözde ışığı söndürdükten sonra önlerine gelen kadınla yattıkları, bunun sonucunda doğan çocukların kutsal olarak kabul edildiği söylenmektedir, fakat bunlar iftiradan ibarettir.
Bağlaşma (lokma) – Zikrden sonra Bağlaşma töreni yapılır.
İkrar ve tövbe sayesinde temizlenerek bağışlanmaya hak kazananlar ve 15 yaşına kadar erkekler Bağlaşma’ya layıktır.
Resmi Bağlaşma töreni çoğu kez Arapların Muharrem ayının 10. günü yapılır. Farklı günlerde de yapılabilir ve genellikle gece yarısından sonra başlanır.
Bağlaşma töreni, ekmek ve kuzu eti yenmesiyle yapılır.
Bağlaşma’da kullanılacak ekmeğin unu dede tarafından kutsanır ve Bağlaşma töreninin yapılacağı evin hanımına teslim edilir.
Hazırlanan hamur mayalandırılmadan, ince yapraklar halinde açılıp pişirilir, aynen Ermeni kiliselerinde yapılan mas gibi. Bu ekmek, Bağlaşma masasında dede tarafından kutsanıp, masaya katılanlar arasında bölüşülür.
Tercüman olarak adlandırılan kurbanlık koyun, en azından bir yaşında olmalıdır. Fakir olanlar, boyunlarına bir elma bağlamak şartıyla, oğlak veya horoz da kurban edebilir.
Kurban edilecek hayvan, kurbanın haşlanacağı su ve tuz kutsanır (aynen Ermenilerin adağı gibi), masaya getirildiğinde tekrar bir dua okunur.
Dede, bir lokma ekmeğin üzerine kurban etinden bir parça koyarak inananlardan her birine verir. Katılanlar, dedenin elini öperek lokmayı ağızlarına atarlar. Akabinde dede yemek izni verir.
Bağlaşma için hazırlanan ekmekten ve kurban etinden yabancılara kesinlikle verilmez. Özel olarak hazırlanan ekmek az gelirse masada başka ekmek de bulunabilir. Kuzu haricinde başka yemekler de yenebilir, çoğu kez pilav da hazırlanır.
Kadınlar, lokmayı yemek için ayrı bir masada otururlar. Kocaları lokma yemeye layık olarak kabul edilen kadınlar bu masaya katılabilir.
Bağlaşma töreninde sudan başka bir içecek kullanılmaz.
Bağlaşma törenine yabancılar katılamaz.
Kurban edilen hayvanın kanı, bağırsakları ve kemikleri gömülür, yağından da, gece törenlerinde kullanılan fitiller hazırlanır. Kurbanın derisi rehberlere verilir.
Bağlaşma masasına hizmet edenler nakip adlandırılır, kadınların masasına hizmet edenler dahi erkektir. Nakipler, gözcüler tarafından atanır.
Kurban – İslamların kurban bayramında kurban kesmezler, fakat şehirlerde yaşayanlar korkudan bu bayramı kutlar.
Dilek için tekkeler ve ziyaretgâhlara kurban adayıp, eti fakirlere dağıtırlar. Kurban edilen hayvan ne derece değerliyse, adak da o denli değerli olarak kabul edilir.
Bir keresinde, az çok okumuş bir Kızılbaş’a, bu kurbanları Tanrı’yı hoşnut etmek için mi yaptıklarını sordum. “Hayır”-, dedi, “fakirleri hoşnut etmek için”.
Kutsal asa – Kızılbaşlar, asa veya yeşil değnek olarak adlandırdıkları ve büyük ihtimalle Aharon değneği olan bir sopaya saygı duyarlar. Bu değnekler, kokulu kiraz ağacından (mahlep) hazırlanır ve yaklaşık 75 (Ññ¹Ù) uzunluğunda, genellikle silindirik düz bir tahtadır, bazen de üst kısmı çatallıdır veya Ermeni kilisesi rahiplerinin asaları gibi üst kısmı eğimlidir.
Kutsal asalar, ziyaretgâhlardaki veya köylerdeki babaların yanında saklanır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, affetme merasiminde bu asalarla darbeler vurulur. Yemin için de kullanılırlar. Cahil inananlar, bazen bir konuyla ilgili başarı elde etmek amacıyla bu kutsal asaların dolabının önünde mum yakarlar. Daha arif olanlar, bu hareketleri kendi inanışlarına ters olarak tenkit ederler. Kutsal asa kullanıldıktan sonra, üzerine 12 tas su doldurularak yıkanır. Bu suyu, kutsal kabul ederek içerler, üzerlerine püskürtürler ve hastalara derman olarak kullanırlar. Asa, kurutulduktan sonra kılıfına konur ve özel bir dolapta saklanır.
Dua yerleri – Kızılbaşlar’ın özel dua yerleri yoktur. Hükümetin büyük köylere yaptırdığı camilere, İslamlara ait olduğundan dolayı gitmezler. Bazen çocuklarına bu camilerin içine taş attırırlar, bu yüzden de içlerinde taş kümecikleri oluşur. Bazen bu binaları depo olarak kullanır veya içinde hayvan barındırırlar.
Bir keresinde, içlerinden birine, dini ayinlerini neden bu camilerde yapmadıklarını sordum. “Allah büyüktür, değil mi?”-, diye cevap verdi. “Evet” dedim. “O halde, bu dört duvarın içine sığmasını nasıl beklersin…”-, dedi. “Fakat Allah her yerdedir” deyince, “bu durumda, ayinlerimizi yaptığımız evlerimizde de bulunmaktadır”-, dedi.
Kızılbaşlar, dini toplantılarını evlerde veya tekkelerdeki salonlarda yapar. Dua ettikleri yerlerde, İslamlarda olduğu gibi Kıbleleri yoktur, Ermeniler gibi doğuya da dönmezler. “Dede hangi tarafta oturursa, Kıble o taraftır”-, derler. O tarafa dönerler. Dedeler genellikle toplantının yapıldığı salonun giriş kapısının sağında oturur.
Kızılbaşların tekkeleri vardır ve bu tekkelerde dedelerden oluşan gruplar yaşar. Her tekkenin kendine ait bir dizi köyü vardır. Bu köyler bazen çok uzakta bulunabilir. Bir dede her zaman aynı köyleri ziyaret eder.
Ziyaretgâh – Kızılbaşlar hiçbir zaman Mekke’ye gitmez, fakat Kerbela’yı ziyaret ederler. Hacı Bektaş Çelebi Tekkesi önemli bir ziyaretgâhtır. Ankara’nın 12 saat uzağında, Kırşehir yakınlarında bulunur. Sırrac olarak anılan Kızılbaşlar bu ziyaretgâha gitmez, onların önemli ziyaretgâhı İstanbul’daki Karaca Ahmet Tekkesi’dir.
Taşranın her tarafında tekkeleri vardır. Her tekkenin talabları (cemaat) vardır. Sebastia Vilayeti’nin en önemli ziyaretgâhı, Khubyar Köyü Tekkesi’dir. Sebastia’nın 55 kilometre kuzeydoğusunda (Goğasar Dağı’ndan 7 saat kuzeydoğuya doğru) bulunur. Bu taraflarda bulunan Sevici, Pir Sultanlı ve Yalancak tekkelerini de anabiliriz.
Yerzınka dolaylarındaki Kızılbaş tekkeleri Ağayin Şenlik (Kiğı yakınlarında bir köy), Bağır Baba Dağı, Hacılık, Takhonk, Buk, Kışdım, Nevruz ve Kırk Kilise köylerindeki ziyaretgâhlardır. Nevruz Köyü’ndeki tekkede, seyitlerinin mezarları vardır. Bağır Dağı, Ermenilerin Vardavar yortusu pazarı ziyaret edilir.
Kızılbaşlar, Hıristiyanların manastırlarına da ziyarete gider.
Zile’nin doğusunda bulunan Acı Su Köyü veya Keçeci tekkesine daha çok Sırracı Kızılbaşlar gider.
Hacı Bektaş ve diğer ziyaretgâhlarda azizlerin mezarları vardır. Ziyaretçiler bu mezarlardan toprak alıp, kendi verimsiz topraklarına serper, suyla açıp derman olarak hastalara içirir, zayıf, hasta ve herhangi bir sorunu olan çocukları bu azizlerin mezarı etrafında üç defa dolandırırlar. Az çok eğitimli olanlar, bu boş inanışları tenkit eder.
Bayram ve oruç – Kızılbaşların başlıca iki bayramları vardır. Muharremin 10’u ve Khıdır Elles. Arapların Muammer ayının 10’unda Aleviler gibi, Ali’nin iki oğlu Hasan ve Hüseyin’in ölümünü anarlar. Bu on gün ve bir önceki ayın son iki günü (toplam 12 gün) 12 sahipler adına oruç tutarlar. Sadece akşamları yemek yer, et yemezler, Ali’nin iki oğlunun susuz kalmış olduklarından dolayı su da içmez, süt ve meyve suyu içerler. Muharremin 10. gününde aşure hazırlarlar (Ermenilerin “anuşaburu” gibi) ve dini ayinler gerçekleştirirler.
Khıdır Elles, Ermenilerin Surb (Aziz) Sargis’inin benzeridir. Bu bayramdan önce 3 gün oruç tutar, akşamları her şeyi yer ve su da içerler. Bu üç gün, Kızılbaşlar için eğlence günleridir.
Bazıları, Perşembe günleri veya herhangi bir işlerinin başarılı olması için başka günlerde de oruç tutabilir. İslamlar gibi yapmış olmamak için oruçlarını suyla açmazlar.
Türklerin arasında yaşarken ve daha çok korkudan dolayı, Türklerin büyük bayramlarına şeklen katılırlar.
Ramazan’da kesinlikle oruç tutmazlar. Devlet bu konuyla ilgili kendilerine vaizler gönderir, fakat onlar sadece nezaketten dolayı toplam bir kere bu vaazlara giderler.
Ermenilerin Paskalya yortusunu kutlar, Hambardzum yortusunda Ermeniler gibi niyet tutar, Ermeniler gibi Gağant kutlarlar.
Mart ayının 9’unda yılbaşı (bahar başlangıcı) nevruz kutlarlar. Ali’nin o günü doğmuş olduğunu iddia ederler.
Ermenilerin Vardavar gününü de kutlar ve bazıları, dağların tepesinde adak yaparlar. O günü, Kiğı civarındaki tüm Kızılbaşlar, Herdif Köyü’nün Surb Luys Dağı’na, adak yapmaya giderler. Bolomorik (Pölemerik) Kazası’nda ise Berkri Köyü yakınlarında bulunan Bağır Baba Dağı’na adağa çıkarlar. Ağustosun 15’inde, toplu halde güneşin doğuşunu seyreder ve bazen de bununla ilgili şenlikler yaparlar.
5 Ekimde uygulanan, koyunların sonbahardaki koç katımından 100 gün sonra, Ermenilerin, Tyarnıntarac yortusunda yaptığı gibi, ateşin üzerinden atlarlar.
Din adamları – Kızılbaşların din adamları, Türkçe konuşanlar arasında dede (derder), Kürtçe konuşanlar arasında ise seyit olarak anılır. Dedelere eşlik edip, onlara tabi olan görevliler rehber olarak anılır, her köyde de dedelere vekâlet eden babalar vardır.
Dedeler, mürşitlere tabidir. Mürşitler, Hıristiyanlıktaki episkoposlara eştir.
Din adamları, Ali’nin soyundan olarak kabul edilir ve riyasetleri, Musevilerin örneğinde olduğu gibi babadan oğla devredilir. Dedelerin oğulları dede, mürşitlerin oğulları mürşit olur. Dedeler de mürşitlere ikrar ederler. Hepsinin üstünde bulunan ise, yukarıda anılan, Kırşehir Tekkesi’ndeki, Hacı Bektaş Çelebi’dir.
Dedelerin belinde kemer, bir kulağında küpe ve boyunlarında akit taşı bulunur.
Her dedenin, aralıklarla ziyaret ettiği köyleri vardır. Genellikle, bir köyün halkı aynı dedenin cemaatidir, fakat bazı köylerin sakinlerinin bir kısmı bir dedenin, diğer kısmı ise diğer dedenin cemaati olabilir.
Din adamları tarım veya zanaatla uğraşıp, genellikle sonbaharda ziyaretlerini gerçekleştirirler. Misafir oldukları evler cem damı (toplanma yeri) olarak anılır. Halktan, sirman olarak anılan gönüllü hediyeler kabul ederler. Maddi hediyelere çıralık (mum parası, yağ parası) denir. İki-üç yılda bir köylere bir temsilci (nazer) gelir.
Dedeler, suya kutsal asalarını batırarak Ermeni kiliselerinde yapılan su kutsaması gibi bir şey de yaparlar.
Din adamları silah taşımaz, çakı dahi. Bu, belki de Mesih’in Petros’a (Petrus) verdiği öğütle ilgilidir.
İnanç – Kızılbaşlar görünmeyen, ebedi, ölümsüz, her şeye kadir ve kâinatı yaratan-yöneten bir tanrıya inanır.
Tanrıyı “Bir kandilde üç nur” olarak betimlerler, bu ise Hıristiyanlardaki üçleme fikrine yakındır. Bu ışıklardan biri beyazdır, biri kırmızı, diğeri ise yeşil. Bunu yorumlamaları için kendilerini zorladığımda beyazın Tanrı, kırmızının Ali, yeşilin ise Muhammet olduğunu söylediler. Tahminen, üçleme kuramı deformasyona uğrayarak bu hali almıştır.
Musa, Davut, İsa ve Ali aynı kişiliklerdir, diyorlar. Tanrı onların şekliyle göründü ve onların kutsal kitapları kabul edilirdir. Muhammet, Ali sayesinde parladığından dolayı, Ali’ye oranla ikincildir.
İsa’yı, ruhtan doğma (ruhullah) ve ölmemiş olarak kabul ederler. O, Muhammet Mehti (Ali’nin 12. halefi) eşliğinde tekrar gelip dünyayı yargılayacaktır. Muhammet Mehti de İsa gibi ölmemiş, Samiray’daki Sermenrey adlı mağarada yok olmuştur ve bir Kızılbaş veya Alevi köyünde ortaya çıkıp kendileri için bir birlik bağı olacaktır.
Meryem, bakire olup, Tanrı’nın izniyle hamile kalmıştır, diyorlar.
Yaratılışta Tanrıya yardımcı olmuş olan beş adet baş meleği kabul etmektedirler.
Şeytan, gözden düşmüş bir baş melektir ve insanlara kötülük yaptırır. Kain eliyle Abil’i öldürten, Yahut’un eliyle İsa’yı ele veren ve Yezid’in eliyle Hüseyin’i bitiren odur. Dünyanın sonu geldiğinde Şeytan, İsa tarafından yenilgiye uğratılacaktır.
Khıdır İlia’yı (Yahya peygamber) da ölmemiş ve insanların yardımına koşan olarak kabul etmektedirler.
Görüldüğü üzere, Sünnilerden ziyade Alevilerin dinini dış görünüş itibarıyla almışlardır. Şiiler gibi Ali’ye saygı göstermekte, oğulları Hasan ve Hüseyin’in yasını tutmakta olup, İranlılar gibi Zerdüştlükten kalma bazı ibadetleri de vardır.
Güneşe ve Aya saygı duyarlar. Güneşi Tanrı’nın, Ayı ise Ali’nin tasviri olarak kabul ederler. Ecdatlarının ruhlarına karşı da saygı beslerler.
Tanrı insanlara eşit şekilde yaklaşmaz, bazılarına çok verir, bazılarına ise az. Tanrı, yanında bulunan meleklerin ricalarını dinler. Herkesin bir koruyucu meleği vardır. Kötü bir iş musibettir ve insanın koruyucu meleğinin başka bir işle uğraşmasının sonucudur.
Ruhun ölümsüzlüğüne ve ruh göçüne inanırlar. Kötü insanların ruhları kötü ve vahşi hayvanlara göçer, iyi yola girdiklerinde ise evcil hayvanlara ve tamamen düzeldiklerinde ise tekrar insana geçer. Lakin bazıları, ruh göçünü reddetmektedir.
Kızılbaşların kanun kitabı buyruk olarak anılır, fakat bu kitabı ele geçirmek mümkün olmadı. İki buyrukları vardır, biri İmam Cafer Sadık’ın, diğeri ise Şeyh Safi’nin, ikincisi daha tafsilatlıdır. Fazilet, Hüseyni, Mehlemiye, Fizayil Şiya ile daha başka ahlak ve öğüt kitapları vardır. Peygamberler ve azizler hakkında methiye ve ilahileri vardır.
Kızılbaşlar, Bektaşiler gibi kendilerini Ali’nin 5. halefi olan Halife İmam Cafer’in (Hicri 80-148) inanç yazılarının takipçisi olarak kabul ederler, İslamlar ise İmam Azam’ın.
Mezhepler – Tarafımızdan tanımlanan mezhep, Sofiye olarak anılan ve ülkemizde çoğunluğu oluşturan Kızılbaş mezhebidir. Küçük Hayk’ın farklı yerlerinde bulunan Sırracılar biraz farklıdır. Bunlar, Zikr esnasında Allah, Allah yerine, şah, şah derler ve bu nedenden dolayı da Şah-şah olarak anılırlar. Bu mezhebin dini reisleri kadın olabilir. Sırracılar, kutsal asaya inanmaz, tütün, kahve ve rakı içmezler, oruçları yoktur, Sofiye’lere kız vermezler.
Kilkya dolaylarında bulunan Kızılbaşlar İnce yollu veya Gizli yollu olarak anılır. Bunlar, sözde Zikrdan sonra soyunup, bir kadın ve iki erkek olarak çember dönerler. Bu üçlüye başka üçlüler katılır ve böylece devam eder. Bunlar ve o taraflarda yaşayan Ermeni Ruhciler arasında benzerlik görülmektedir ve bize eski Mıdsğıne adetlerini anımsatmaktadır.
Bektaşilik, Kızılbaşlığa hayli yakındır ve son zamanlarda, ülkedeki Kızılbaşlar arasında yayılmaya başlamıştır. Bektaşiliğe eğilim gösterenler, Ortodoks Kızılbaşlar tarafından Protestan veya dönme olarak anılmakta, bunlar ise asıl Kızılbaşların itikatlarını reddederek, kendileriyle alay etmektedir.
Bektaşilerin din adamları baba olarak anılır ve babalık miras yoluyla devredilmez. Bektaşilerde musahiplik yoktur, daha doğrusu bu mezhebe aynı gün birlikte katılanlar birbirlerini musahip olarak anar. Ermenilerdeki luys ağbarlık gibi bir şey.
Bektaşiliğe, her yaşta kabul edilmek mümkündür, fakat genellikle 15 yaşından sonra yapılır.
Babalar, yılda bir kere cemaatlerini ziyaret eder, başlarını okur, öğütler verir. İkrar, mezhebe öğrenci olarak ilan edilme vesilesiyle yapılır ve babanın kulağına gizlice söylenir, o da cemaat üyesinin kulağına öğüt verir. Bundan sonra ikrar yoktur, sadece büyük suçlarla ilgili açık mahkeme yapılır.
Tövbenin cezası olarak kutsal taşla (akit) suçlunun sırtına vurulur. Bu taş, babanın önünde duran mermer masanın üzerinde bulunur, Bektaşi babaları, bu taşı kemerlerinin ön kısmına yerleştirirler.
Bağışlanma, kutsal asayla yapılmaz, elle (pençe) yapılır. Bektaşilerde Zikr yoktur, sabah ve akşam dualarını birlikte yapmak için tekkelerde toplanırlar. Bu dualar gülbenk çekmek olarak adlandırılır, fakat asıl toplantılar Perşembe ve Pazar geceleri yapılır. Bu toplantılarda müzik çalmazlar, lamba yakarlar ve lambayı yakanı çırakçı (çıragçi?) olarak anarlar. Eğlence maksatlı toplantılarda saz çalınır.
Bağlaşma, lokma, herkese verilir. Kutsal asaları yoktur. Muharrem orucu tutmaz, fakat et yemez, su içmezler. Ruh göçüne inanır ve daha çok monofizdirler.
Evlilik ve namahrem – Kızılbaşlar, kendi tarikatlarına geçmesi şartıyla yabancılardan kız alır, fakat kesinlikle dışarıya kız vermezler.
Söylendiği gibi, kirveler ve musahipler arasında evlilik olmaz, fakat amcakızı ve dayıkızı almak gibi, yakın akraba evliliği yapılır. Dede, geline üç defa evleneceği erkeğe rızasıyla vardığına dair soru sorar, onay aldıktan sonra evlilik İmam Cefer Sadık’a istinaden yapılır. İslamların nikâhı, İmam Azam’a göre yapılır.
Evlenenin musahibi sağdıç rolü oynar ve nikâhın bazı masraflarını, en azından gelinin ayakkabısı, ellerine süreceği kına ve nikâh mumlarını karşılar. Musahipin eşi gelinin kardeşi olarak katılır.
Damat ve musahibi, şans ve başarı getirmesi dileğiyle gelinin kafasına birer elma atar.
Tek eşlidirler, çocukları olmadığı zaman ikinci bir eş alabilirler, fakat ilk eşi boşama izinleri yoktur. Kadının, bir başkasıyla ilişkisi tespit edildiğinde dahi erkek eşini cezalandırabilir, fakat boşayamaz. Bir kadın eşini terk ederek başkasıyla ilişki kurduğunda tabii olarak boşanmış kabul edilir ve onu alan erkek tövbeye ve cezaya çarptırılır. İncil’de yazıldığı gibi “Boşanmışı alan, köpeklik yapmış demektir”.
Kızılbaşların sadece kendi aralarında değil, Hıristiyanlar, özellikle de Ermenilere yönelik namahremleri yoktur, hatta çok serbesttirler, fakat kadınlarını Türklerden sakınır, göstermezler.
Sırracı Kızılbaşlar, Hıristiyanlara yönelik de namahrem uygular, fakat kendi aralarında uygulamazlar.
Arınma – Uzun süre İslam ortamında bulunanlar, özellikle de askerde İslamlarla birlikte yaşayanlar döndüklerinde, arınıp, dede tarafından izin almadıkça dini ayinlere katılamazlar.
Arınma ikrar, tövbe, bağlaşma ve tekkeye bir armağan sunmakla gerçekleşir.
Cenaze ve yas – Cenaze, yıkandıktan sonra birkaç kez kefene sarılır. Erkekler iki, kadınlar ise üç defa.
Cenazede yabancıların bulunmasını arzu etmezler. Cenaze merasimi, içlerinden okumasını bilen herhangi biri tarafından ifa edilebilir.
Müteveffanın değerli elbiseleri tabuta konur, şayet zenginse kendi atına yüklenip mezarlığa götürülür. Müteveffanın akrabaları da elbiseler, basma veya değerli kumaşlar hediye ederler ve bunlar cenaze merasimini tertipleyenler ve gömücüler arasında paylaşılır. Zenginlerin cenazelerinde çalgı da çalınır. Yas tutarlar. Kadınlar, Hıristiyanlar gibi ağıt düzenler ve yüksek sesle ağıt söylerler.
Üç kere can yemeği verilir, birincisi cenaze gününde, ikincisi ertesi Perşembe akşamı ve sonuncusu kırk gün sonra. Bu üçüncü can yemeğinde ölenin özelliklerini överler. Ermeniler de birçok yerde üç kere can yemeği verir. Ölünün payını kırk gün boyunca fakirlere verirler.
Mezar taşı, ancak ertesi Mayıs ayında koyulup, mezarlıkta bir can yemeği verilir. Vefat edenin dul eşi ancak bundan sonra evlenebilir.
İnanışlar ve gelenekler – En büyük yeminleri Lokma üzerinedir. Buyruk, kutsal asa, ziyaretgâhlar ve dedelerin evinin eşiği üzerine de yemin ederler. Dedelerin huzurunda ve özellikle de onların eteklerinden tutarak yemin etmek çok önemlidir.
Domuz eti yemez, fakat Ermeniler gibi domuz yakalayıp satarlar. Ömer’in kedisi diyerek tavşan yemezler, Ermeniler de tavşan yemez. Genellikle kendi kestikleri hayvanı yerler. Şarap içerler, fakat sarhoş olacak derecede içmezler.
Kutsal asanın hazırlandığı (yukarıda belirtmiştik) mahlem ağacına saygı duyarlar.
Büyük ağaçlara saygı duyarlar, özellikle tekkelerin yakınında bulunanlara ve bu ağaçlardan bir dal dahi koparmayı günah olarak kabul ederler.
Özellikle Kürt Kızılbaşlar güneş doğarken secde eder. Ay doğarken de eğilir gibi yaparlar.
Türkleri hakir görür ve onlara verdikleri yiyeceğe hile yaparlar, yani içine bir pislik katarlar. Türkler de bunu bildiklerinden dolayı onlardan herhangi bir gıda maddesi kabul etmezler.
Epilepsi ve sinir buhranlarını, kötü ruhların etkisinin sonucu olarak kabul eder ve sadece duayla iyileşeceğine inanırlar. Bu düşünce tüm ülkemizde genelleşmiş olup, sadece Kızılbaşlara has değildir. Türk Kızılbaşlar sakallarını kesmez, Kürtler, gençken tıraş olur, fakat makasla kesmezler. Toplum içinde mevki sahibi olanlar bu âdeti pek benimsemez. Birbirlerinin sakalını öperek selamlaşırlar.
Başlarına kırmızı bir sarık sararlar. Söylediklerine göre, Yunan kralı tarafından önderlerine kırmızı bir taç hediye edilmiştir, başkaları ise, Ali’nin kırmızı başlık giydiğinden dolayı böyle yaptıklarını söylemektedir.
Feslerinde püskül yoktur, çünkü bu, fazladan ve dünyevi bir süstür. Sırracılar, genellikle keçeden bir başlık taşırlar, büyük bir ihtimalle de bundan dolayı Keçeli olarak anılırlar.
Mesih’in Perşembe günü çarmıha gerilmiş olduğundan dolayı, Perşembe geceleri eşleriyle ilişki kurmaz, bu gecenin kutsallığını bozmazlar. Perşembe geceleri ve Muharremin 12 günleri nikâh olmaz, Ermenilerde de oruç günlerinde nikâh kıyılmadığı gibi.
Hamurun üzerine haç çıkartır, ekmeğin üzerine haç çıkarttıktan sonra fırına verirler. Ekmeği pişiren, ekmeğin pişirileceği sac üzerinde oklavayla haç çıkartır. Yemekten önce haç çıkartır gibi bir hareket yapar ve masa yerine ellerini öperler.
Özel işaretler ve sözlerle birbirlerini tanırlar. Tartı kullanmaz ve malları ölçü ve taneyle alıp satarlar. Tanrı bunları insanlara tartıyla vermedi derler. İstanbul’da yaşayan Kızılbaşlardan birçoğu tartıya tabi olmayan meyve ve sebze satar, örneğin karpuz, kavun, portakal, patlıcan vs., çileği de sepetle satar ve müşteri tartı talep ettiğinde tartma işlemini müşteriye bırakırlar.
Böylece, Kızılbaşlar kimdir? – Gördüğümüz gibi Kızılbaşlar, ikrar-tövbe, af-bağlaşma gibi Hıristiyan adetlerini ifa etmeleri haricinde, farklı Hıristiyan yortuları, manastır ve kiliselere yönelik saygı duyarlar. Hıristiyanlar gibi şaraba kutsal bir içki gibi yaklaşırlar. Ekmek hamuru ve ekmek üzerinde haç çıkarırlar ve masaya oturduklarında haç çıkarır gibi bir şey yaparlar. Evlilik hayatı ve yaslarında Hıristiyanlara çok benzerler. Böylelikle, tüm bunların eski Hıristiyan adetleridir ve kendilerine baskı uygulayan soydaşlarına karşı savunmak maksadıyla ismen ve şeklen kendilerini İslam olarak gösteriyor olmakla birlikte onlardan nefret etmektedirler. Sofiyeler Hıristiyanlara, özellikle de Ermenilere yakınlık gösterip, kendileriyle Ermeniler arasındaki farkın soğan zarı kadar olduğunu kabul eder ve tahminen eski zamanlardaki baskılardan dolayı, Ermenilerle eskiden düşman olduklarını belirtirler. Sırracılar ise Ermenilere karşı nefret belirtir. Bazı Kızılbaşlar, Hıristiyanlıktan dönmüş olduklarını dahi kabul eder.
Tüm tarihçilerin belirtmiş olduğu gibi Kızılbaşlar, ülkenin yerlileridir ve dışarıdan gelme göçmenler olamazlar. Kafatası ve anatomileri, yerli halka uymaktadır. Sofiyeler, Ermenilere benzemektedir ve daha önce de belirttiğimiz gibi, bir takım Ermeni adetlerine sahiptir. Örneğin batıdakiler (Sırracılar) daha çok Yunan tipolojisine, güneydoğudakiler ise Kürtlere uymaktadır. Yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi, Kızılbaşların, Ermeni Pavlikyan ve Tondrakyan tarikatlarının halefleri olduğu konusunda hiçbir şüphemiz yoktur. Tarikatlarını batıdaki Yunanlılara (Sırracılar), güneydoğudaki Kürtlere aktarmış olup, kendilerini Türk Kızılbaşlar olarak adlandırmalarına rağmen etnik olarak Ermeni’dirler.

Nazaret Dağavaryan (1914)

Input your search keywords and press Enter.