Gece ve Sis: Tarihin ilk soykırımı

Kołodziej’in Auschwitz’den kurtulduktan sonra yaptığı çizimlerden çizimlerinden

BATI ERMENİSTAN – 1939 yılına gelindiğinde Ermenilere yapılan soykırımı karşısındaki sessizlikten ve felaketin unutulmuş olmasından cesaret alarak Hitler kendi generallerine şu soruyu soruyordu: “Bugün Ermenilerin imhasından kim söz ediyor ki?” Nice Yıldız, bu sessizlik zamanlarına ayna tutuyor. Fransa’da Nazi karşıtı direniş  örgütlenmesinden sorumlu Harutyun Mardigyan ile 24 Ermeni arkadaşının hikayesi üzerinden tarihe tanıklığa çağırıyor.

Nice Yıldız

7 Aralık 1941 tarihinde Nazi Generali Heinrich Himmler, emrinde bulunan Gestapo’ya şu gizli talimatı veriyordu: “Führerimiz, Alman güvenliğine karşı çıkanlar için uygulanmakta olan cezaevi ve çalışma kampları cezalarının zayıflık belirtisi olduğu görüşündedir. Führerimizin isteğiyle bundan sonra özellikle işgal altında tutulan bölgelerde, Alman güvenliğine tehdit oluşturan herkes etkili ve kalıcı cezaya çarpıtılacaktır. Yalnızca öldürmek veya yakalananların akıbeti hakkında en başta ailesi ve yakınları olmak üzere kimsenin haberi olmadan hızla Almanya’ya sevk edilmesidir.”

Nazi Generali Wilhelm Keitel emri daha da genişleterek, hızla Gece ve Sis adıyla Reich düşmanlarına karşı operasyonuna başlar. Plana göre muhalifler “gecenin” sessizliğinde teslim alınacaklar, ardından “sis” örtüsü haline getirilerek kayıp edileceklerdir. Geriye kendilerinden hiç bir iz, kayıt kalmayacaktır.

Gece ve Sis operasyonları kapsamında çoğunluğu Fransadan olmak üzere yedi bini aşkın kişi gözaltına alınır, tutuklanır. Savaş bittikten sonra bile binlerce kişinin akıbeti asla aydınlatılamaz. Nazi güçlerine muhalif kesimlere yönelik bu operasyonlarda gözaltına alınarak, tutuklananlar arasında Marsilya’da fabrika işçiliği yapan Komünist Parti saflarında siyasi çalışmalarını yürüten, Nazilere karşı direniş örgütlenmesinden sorumlu Harutyun Mardigyan ve 24 Ermeni arkadaşı da vardır.

Oysa sadece çeyrek yüzyıl önce, Harutyan Mardigyan ve arkadaşlarının doğdukları topraklarda mensubu oldukları Ermeni halkı, ülkenin yönetiminde bulunan İttihat ve Terakki partisinin, Nazilerin Gece ve Sis talimatını andıran bir emriyle, insanlık dışı dünyanın ilk soykırım kurbanları olmuşlardı.

24 Nisan 1915 gecesi İstanbul Emniyet Teşkilatı, bizzat Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın emriyle önceden isimleri belirlenmiş yüzlerce kişiyi gözaltına alarak tutuklar. Tutuklananların tamamı Ermeni halkına mensuptur. Tutuklanan bu kişiler ertesi gün Haydarpaşa’dan trenlere bindirilerek Çankırı ve Ayaş hapishanelerine doğru sürgüne yollanırlar. Sürgüne gönderilen bu kişilerin çoğu daha sonra vahşice öldürülürler.

Aralarında profesör, üniversite hocası, doktor, avukat, şair, yazar, siyasetçi, gazeteci olmak üzere farklı meslek gruplarında çalışma yürüten bu kişilerin, tutuklama listesine titizlikle dahil edildikleri hemen anlaşılabiliyordu. Önce sürgüne daha sonra ölüme gönderilen bu isimlerin tamamı Ermeni toplumunun en önde gelen aydınları ve en eski cemaat liderleriydiler.

Lidersiz ve otoriter merkezden yoksun kalan hedefteki grup, doğrudan yönetilebilen ve hizaya sokulabilen bir kategoride artık bireyler topluluğuna indirgenebiliyordu. 

Ermeni halkı da tam da böyle bir zincirleme anın başlangıcındaydı. 

Talat Paşa, Halep valisine gönderdiği telgrafta “kökten kurtulmayı” sağlamak için şu emri veriyordu: “Hükümetin… Türkiye’de yaşayan bütün belirlenen kişileri tamamen yok etmeye karar verdiği konusunda daha önce bilgilendirildiniz… Alınacak önlemler ne kadar trajik olursa olsun, varlıkları ortadan kaldırılmalıdır ve yaşa veya cinsiyete bakılmamalı, vicdan muhasebesine girilmemelidir.”

Ermeni halkının ölüm yollarına çıkarıldığı, katliam planlarının işlediği o ilk günlerde Amerika’nın İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau, ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir telgrafta olan biteni şöyle anlatıyordu:

“Çok geniş alana yayılan bir bölgeden gelen haberler, barışçı Ermeni nüfusuna yönelik sistematik bir tehcir teşebbüsünü işaret ediyor. İmparatorluğun bir ucundan diğer ucuna, keyfi gözaltılar, korkunç işkenceler ve topyekûn sürgünlere, yaygın tecavüz, yağma ve öldürme olayları eşlik ediyor. Mesele, Ermenilere yıkım ve felaket getiren bir katliama doğru gidiyor. Bu olaylar halkın veya fanatiklerin işi değil, tümüyle keyfi ve askeri zorunluluklar adı altında, çoğunlukla muhtemelen tek bir askeri harekâtın bile söz konusu olmadığı bölgelerde gerçekleşiyor ve İstanbul’dan yönetiliyor.”

Ermeni halkının yaşadıklarını soykırım olarak niteleyen ilk kişi olan yazar Winston Churchill ise şunları yazıyordu: “Yüz binlerce Ermeni, erkek, kadın, çocuk demeden katledilmiştir; yerleşim bölgeleri, planlı bir soykırım harekâtıyla hiçbir insani tazmin olmaksızın, bir çırpıda boşaltılmıştır. Ermeni ırkının Küçük Asya’dan temizlenmesi, böyle bir eylemin başarabileceği ölçüde neredeyse tamamlanmıştır… Bu suçun siyasi sebeplerle planlandığı ve uygulandığına kuşku yoktur.”

Genç Harutyun Mardigyan aslında bir şeyden oldukça emindi, Almanya gibi bir Hristiyan devlet, müttefikleri olan Türklerin kendi halkı olan Ermenilere yönelik imhasına asla izin vermezdi.

Harutyun Mardigyan ve arkadaşlarının düşündüklerinin aksine Türklerle müttefik halinde bulunan Almanlar, Ermeni halkının katliamına karşı oldukça duyarsız kalırlar. 

Gazeteci Robert Fisk, Ermeni halkının katliamı yaşadığı zamanlarda Osmanlı topraklarında görevli Alman subaylarının ve bürokratlarının ileride Nazi Almanyası’nda hangi görevlere geldikleriyle ilgili şu bilgileri verir.

“1914-18 arasında Dördüncü Türk Kolordusu’nun başkomutanlığını yürüten Franz von Papen, 1933’te Başbakan Hitler’in yardımcılığını üstlenecekti. İkinci Dünya Savaşı sırasındaysa Üçüncü Reich’ın Türkiye büyükelçisi olacaktı. Ermeni Soykırımı’nın en ince ayrıntılarını bilen bir başka Alman, Tuğgeneral Hans von Seeckt, 1917’de Osmanlı Genelkurmay Başkanı’ydı. O da 1920’lerde Wehrmacht’ın temellerini atanlardan biri olacaktı. ” 

Robert Fisk bu isimlerin çok ötesinde, bir başka isme dikkat çekmektedir. İleride Nazi güçlerinin en etkili akıl hocalığını yapacak, Hitler´in en yakın danışmanı olan Scheubner-Richtere. Onun hakkında şöyle yazar:

“Kendisi o dönemde Erzurum’da Alman konsolos vekiliydi ve Bitlis bölgesindeki Ermenilere yönelik katliamlara tanıklık etmiş, Alman şansölyesi için olaylarla ilgili uzun bir raporlar hazırlamıştı. Türklerin soykırım planlarını maskelemek için ne gibi yöntemler kullandığını açıklıyor, Ermenileri sıkıştırmak için uygulanan teknikleri, suç çetelerinin maşa olarak kullanılmasını anlatıyor, hattâ bunları yazarken Ermenilere ‘Doğu’nun Yahudileri’ olan kurnaz işadamları kelimeleriyle atıfta bulunuyordu.”

Soykırım stajını Osmanlı topraklarındaki birebir şahitlikleriyle yapan bu isimler, yaşananlara dair kunt bir açığı keşfetmişlerdi. Burada gözlerinin önünde gerçekleşen ve gerçekleştiğini bütün dünyanın bildiği bu katliamlara karşı kimse bir şey yapmıyordu. Ermeni halkının başına gelenler kimsenin umurunda değildi. Milyonlarca Ermeni’nin binlerce kilometre ötedeki çöllere ölüm yolculuğuna çıkarılmaları, aç susuz olmaları, tecavüze uğramaları, uçurumlardan atılmaları, her yerde açık hedef haline getirilerek öldürülmesine bütün dünya açık açık seyirci kalıyordu.

1939 yılına gelindiğinde Ermeni halkının yaşamış olduğu felaketin tümden unutulmuş olmasından cesaret alarak Hitler kendi generallerine şu soruyu soruyordu: “Bugün Ermenilerin imhasından kim söz ediyor ki?”

Harutyan Mardigyan, Türk Cehenneminden, Nazi Cehennemine kitabını yazabilir miydi!

Yararlanılan kaynaklar

Hovsep Hayreni, “Yukarı Fırat Ermenileri: 1915 ve Dersim”, Belge Yayınları

Zygmunt Bauman, “Modernite ve Holocaust”, Çev: Süha Sertabiboğlu, Alfa Yayınları

Robert Fisk, “Büyük Medeniyet Savaşı”, Çev: Murat Uyurkulak, İthaki Yayınları

Input your search keywords and press Enter.