Araplar ve Ermeniler arasındaki ilişki, Ermenilere yönelik soykırım çalışmalarında en az çalışılan konulardan biridir. 

Stanford Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Doktora öğrencisi olan  Emre Can Dağlıoğlu’nun İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabı “”Arapların 1915’i” bu alandaki akademik çalışmaları bir araya getiriyor. 

Dağlıoğlu böylece simge haline gelen tarih 1915 ve sonrasında Arapların Ermenilerle olan ilişkisini ele alıyor. Emre Can Dağlıoğlu ile Arapların Ermenilerle olan ilişkisini ve ‘Arapların 1915’ini konuştuk. 

Emre Can Dağlıoğlu ile Arapların Ermenilerle olan ilişkisini ve ‘Arapların 1915’ini konuştuk. 

Ermenilere karşı uygulanan soykırım tartışmalarında da, literatürde de son dönemde Kürtler ile ilgili çalışmalar arttı. Fakat Araplar konusu hep geride kalmıştı. Bu alandaki boşluğu neye bağlıyorsunuz?

Aslında kitap tam da böyle bir boşluk hissinden ortaya çıktı. 2014 yılında Agos’ta çalışırken, bir tesadüfle Faiz el Ğüseyn’in soykırıma dair tanıklığıyla karşılaştım. Nereye baksam, soykırıma dair bir müslümanın yazdığı ilk anlatı deniyordu. Fakat bir Bedevi asilzadesi olarak tanıtılan Faiz’i ve bu tanıklığın nasıl ortaya çıktığını araştırmak istediğimde ise çok fazla bir şey bulamadım. Bu konu üzerine çalışanlar Faiz’in anlatısına referanslar vermişler ama onun müslüman bir Arap olarak neden böyle metni yazmış olduğuna pek bakılmamıştı.

Neden bakılmamıştı sizce?

Bunun önemli ölçüde söz konusu literatürün soykırımın aktörleri, mekanları ve zamansallığı anlamında kısıtlı bakışından kaynaklandığını düşünüyorum. Literatür, genel olarak Ermenilerin esas olarak yaşadıkları coğrafya olan Anadolu’ya ve hatta esas olarak İstanbul’daki karar alma sürecine odaklanıyor ve soykırımı belirli bir zaman diliminde olup biten bir olay olarak ele alıyor. Bu da, soykırımı genel olarak Ermeniler ile Anadolu Müslümanları arasında I. Dünya Savaşı sırasında cereyan etmiş bir meseleye indirgiyor. Bu bakış açısı, soykırım sonrasındaki süreci de sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir mesele olarak görüyor. Halbuki, Ermenilere karşı işlenen soykırım Orta Doğu’nun kaderini etkileyen bir mesele. 

‘ARAPLIK, KÜRTLÜK VETA ERMENİLİK, DÜNYA SAVAŞI SIRASINDAKİ SÜREÇTE ‘YENİDEN’ İNŞA EDİLDİ’

Burçin Gerçek ‘Akıntıya Karşı’ kitabında bölgedeki Hıristiyanları korumaya çalışan Kürtlerin durumu katliamlara iştirak eden, destekleyen ve sessiz kalan büyük çoğunluğa kıyasla okyanustaki bir damla suya eşit olduğunu söylüyordu. Bu kesimin “anlamlı bir azınlık” bile olsaydı sonucun bambaşka olabileceğini de vurguluyordu. Arap toplumunun çoğunluğu için durum neydi?

Aslında, bu sorunun cevabı oldukça çetrefilli ve zor. Hatta buna kitaptaki makalelerin bile net bir cevabı yok zor. Dünya Savaşı sırasındaki yoğun şiddet ve sonrasındaki demografik değişim, Orta Doğu için yıkıcı olduğu kadar kurucu bir süreç. Zira, bugünkü bildiğimiz anlamıyla Araplık, Kürtlük veya Ermenilik, genel hatlarıyla bu şiddetli süreç sırasında ve sürecin sonrasında -yeniden- inşa ediliyor. Bu yüzden, dini ve sınıfsal pozisyonlara, bölgeselliğe ve zamansallığa bakmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum.  Bu bağlamda, Anadolu ile Suriye-Irak- Lübnan Araplarının veya göçebe bedevi aşiretleri ile Osmanlıcı veya Osmanlı’ya isyan eden Şerifi hareketinden Arapların birbirinden çok farklı ve değişken pozisyonları olduğunu varsayabiliriz.

‘ERMENİCE TARİH KİTAPLARINDA ARAPLARA MİNNETTARLIK HAKİM’

Fakat Ermenice anlatılarda öne çıkanlar çoğunlukla Arap toplumunun koruyuculuğu üzerine. Özellikle de Verjine Svazlian’ın ‘Ermeni Soykırımı’ kitabındakilerde. Bedevilerin “Ermeni oldukları anlaşılmasın diye saçlarını kestiği, yüzüne dövme yaptıkları” çocuklar da bulunuyor. 

Aslında biraz önce bahsettiğim şiddet sürecindeki rollerin değişkenliği şerhimi tekrar düşerek belirteyim ki, genel olarak konuya dair tarihyazımında Araplar kurtarıcı ele alınıyor. Arapça tarih kitapları, Ermenileri sıklıkla ülkelerine büyük katkı sunan ve uyumlu azınlık olarak resmediyorlar. Modernleşmenin mimarları veya Batı medeniyetinin doğru temsilcileri olarak görülüyorlar. Bunun altında, elbette ki, 19. yüzyılın sonların itibaren hakim olan ırkçılığın izlerini görüyoruz. Arap entelektüellerin bir kısmı, ırk hiyerarşisinde Türklerin aşağıda olduğunu veya kendilerinin İslam’ın esas temsilcisi olduklarını vurgulamak için Ermenilere karşı işlenen soykırımı araçsallaştırıyorlar. Bu şiddetin sebebinin Türklükten gelen bir barbarlık olduğunu vurgulamaya çalışarak bazı Arapların suça iştirakini örtbas etmeye çalışıyorlar. Ermenice tarih kitaplarında ise soykırım süreci ve sonrasında gösterilen koruyucu tavırdan ötürü Araplara minnettarlık hakim.

Bu hep böyle devam etmiyor değil mi?

Kitapta Victoria Abrahamian’ın makalesinde öğreniyoruz ki, manda yönetimi altında Suriye inşa edilirken, karşılıklı ilişkiler bu kadar tozpembe değil. Bu durum, savaş dönemi için de geçerli tabii ki.

Kitap zaten fail olan Arapların da varlığına yer veriyor.

Ermeni kadınların kaçırılması, alıkonulması, Ermeni çocukların köleleştirilmesi ve kafilelerin yollarda ve ölüm kamplarında katledilmelerinde elbette ki bugün Arap olarak adlandırdığımız grupların da sorumluluğu var.  Fakat öte yandan, Şerif Hüseyin’in Türklerin elindeki halifeliği itibarsızlaştırmak ve halifeliğin gerçek sahibinin kendisi olduğunu ortaya koymak için soykırımı kullandığını görüyoruz. Ancak bu sadece söylemsel bir araçsallaştırma değil. Şerif Hüseyin’in 1917’de tüm Müslümanlara Ermenileri kendilerindenmiş gibi korunması çağrısı var. Ardından, kitapta Margaryan’ın detaylandırdığı gibi, kısa bir dönem Suriye’de Arap Krallığı’nı ilan eden Emin Faysal’ın Ermenilere yönelik olumlu politikalarını görüyoruz. Dolayısıyla, şiddet anlarında belirli bir grubu belirli bir pozisyona hapsetmenin hatalı olduğunu düşündüğüm gibi, Arapları da olumlu ya da olumsuz bir pozisyona indirgemek de doğru olmayacaktır.

Hamit Bozarslan’ın makalesinde İttihatçı düşüncenin dışladığı iki kesim olarak gördüğü Kürtler ve Arapların 1915’teki tutumlarını ne belirliyor?

Genel olarak baktığımızda, bu toplumlar arasındaki ilişkiler, bu ilişkinin getirdiği birikimler ve rekabetler tabii ki aynı değil. Kürtler ile Ermeniler çok uzun süre aynı toprakları paylaşmış ve burada oluşan sosyal, siyasi, dini, etnik ve ekonomik bagajları taşıyorlar. Bu gruplar içinden çıkan siyasi oluşumların birbirlerine bakış açısı bunun üzerinden şekilleniyor. Bu anlamda, Kürt-Ermeni ilişkileri bahsinin halen daha çok varsayımlara dayalı ele alındığını düşünüyorum ve daha öğrenmemiz gereken çok şey var bence. Bu ilişkiye dahil olan Anadolu’daki Arapların kimlik inşası ise daha çok dini aidiyet üzerinden, 1930’ların sonundaki Antakya meselesi dışında Araplığın bir kimlik olarak çok fazla ön plana çıktığı bir moment yok. O yüzden, Araplar ile Ermenilerin ilişkileri farklı noktalarda şekilleniyor. Ve esas kitlesel temasları ise soykırım sırasında ve sonrasında. Bunu, Samuel Dolbee’nin makalesinde aktardığı tehcir anlatılarında da görebiliyoruz. Anadolu’nun doğusundan Suriye’ye göç ettirilen Ermeniler bile çölü bir bilinmez ve orada yaşayan insanları daha önce hiç tanımadıkları türden insanlar olarak tasavvur ediyorlar. Burada, bugünkü Suriye ve Irak sınırlarındaki toplama kamplarında, önemli bir kısmı da bölgenin Bedevi aşiretlerinin eliyle büyük katliamlar gerçekleştiriliyor. Fakat yine de Dolbee’nin ortaya koyduğu gibi çöl ve ona hakim hayat tarzı Ermenilere aynı zamanda bir kurtuluş imkanı da veriyor.

‘KAPANMIŞ BİR DEFTER’

Araplar ve Ermenilerin özellikle de Halep’teki ilişkisine de değiniyor kitap. İlk dönemde zorla evlilikler, tecavüzler, daha sonra Ermenileri hedef alan 1919 Katliamı ve bugüne kadar süregelen “Bir parça Ermeni” gibi aşağılayıcı ifadeler olsa da çevredeki diğer toplumlardan çok daha yakın olduğuna işaret ediyor. Birincil kaynaklarda pek çok bilgi olmasına rağmen neden bu zamana kadar öne çıkmadı? Bir konuşmasında ünlü Orta Doğu tarihçilerinden Ussama Makdisi, Orta Doğu tarihçiliğinin egemen olmayan toplumlara yönelik şiddeti görmekten ısrarla kaçındığını söylemişti. 

Soykırımın yanı sıra Irak’ta Süryanilere yönelik 1933 Simele Katliamı’nın veya 1941’de Bağdat gibi büyük bir Yahudi şehrini neredeyse bu nüfustan ‘temizleyen’ Ferhud da çok iyi çalışılmamış ve pek bilinmeyen olaylar.  Bunlarla karşılaştırıldığında 28 Şubat 1919’da Arapların Ermenilere saldırarak ciddi sayıda can kaybına yol açtığı Halep Katliamı, daha küçük ölçekli bir katliam ve bu anlamda ön plana çıkması şaşırtıcı olurdu. Bunun dışında, onlarca Ermeni’nin öldürülmesinden sonra, bu şiddetin failleri çok sert bir şekilde cezalandırılır ve 35 kişi idam edilir.

Bir yandan, bu katliam, faillerinin cezalandırıldığı, hakim güçler tarafından onaylanmamış ve onarıcı adımların belirli ölçüde atılmış olduğu bir hadise. Benzer örnekleriyle karşılaştırdığımızda, bir anlamda ‘kapanmış bir defter’ belki de.

İlginç noktalardan biri de Kürt-Ermeni ilişkisi olarak 5 Ekim 1927’de Lübnan’da kurulan Kürt milliyetçi örgütü Hoybun öne çıkarılsa da Arap-Ermeni ittifakının çok daha erken ve belki çok daha güçlü olması. Bu da bugüne kadarki çalışmaların bir başka eksik parçası mı?

Aslında bu ittifak girişimlerinin kitabın gelecek çalışmalara kapı araladığı alanlardan birisi olduğunu düşünüyorum. Örneğin, 1913’te Paris’te bir araya gelen ilk Arap Kongresi’nde, Osmanlı’daki idari yapıyı dönüştürme arayışında olan Arap reformistler, kongrenin sonuç bildirgesinde Ermenilerin adem-i merkeziyet talepleriyle dayanışma içinde olduklarını belirtirler. 

Bu maddenin neden ve nasıl o bildirgeden yer alabildiğini halen net olarak bilmiyoruz. Fakat Şule Can’ın kitaptaki makalesinde, bu tür siyasi ittifakların yerel düzeyde de kurulmuş olduğunu görüyoruz. Can’ın aktardığına göre, Hınçakların önemli liderlerinden Ağasi, bazı Arap Alevilerin Antakya’da örgüte yalnızca destek vermediklerini, aynı zamanda üye olduklarını yazıyor hatıratında. 1915’te Ermenilerin meşhur Musa Dağ Direnişi’ne de Samandağ’daki Arap Alevilerin lojistik destek verdiğini görüyoruz.

Kitapta Arap milliyetçileri ile Ermeniler arasındaki gerginliğe dair de önemli kırılma noktaları bulunuyor. Öyle ki, “Her Suriyeli bilmelidir ki Ermenilerin tehditkâr varlığı hoş görülmeye devam ederse, Suriye ve Lübnan artık ‘Ermenistan’ olarak anılacaktır” deniliyor. Bunda Ermenilerin Fransız yönetimine yakın görülmesinin yanı sıra bugün de etkili olan mülteci düşmanlığı etkili mi?  Bugün nüfuslarının önemli bir bölümü mülteci olan Suriyeliler arasındaki milliyetçilerin o dönem mülteci olan Ermenilere karşı besledikleri düşmanlıkta başka hangi ifadeler kullanılıyor?

Victoria Abrahamyan’ın kitaptaki makalesinde belirttiği gibi, 1919’un ardından Suriye’de kurulan Fransız manda rejiminin Araplar ile Ermenilerin karşılıklı olarak milli kimlik inşa etmesindeki etkisi çok büyük. Bu bağlamda, elbette ki, Arap milliyetçiliği için 

Taşnakların Suriye’deki Ermenilerin kaderini tamamen Fransız manda gücüne bağlamaya çalışmasının yükselen mülteci nefretinde payı var․ Suriye’de Fransız manda idaresi ve Milletler Cemiyeti, ülkedeki kendi misyonlarını meşrulaştırmak ve güvenilir ve kendilerine sadık bir nüfus grubu oluşturmak için Ermenileri demografik ve siyasi anlamda kullanıyor. Parlamentonun Fransa yanlılarından oluşması için Ermenilere seçme ve seçilme hakkı veriliyor, yeni Ermeni mültecilerin iskanına karar veriyor ve nihayetinde Ermeniler vatandaş yapılıyor. Buna karşılık, Arap milliyetçiler de bugünkü Suriyeli mülteci karşıtı söyleme çok benzer bir diskur geliştiriyorlar. Buna göre, Ermeniler misafir olarak görülüyor, kaynakları sömürdüklerine inanılıyor ve nihayetinde Suriye topraklarında bağımsız bir Ermenistan kurulacağı düşünülüyor. Bu dışlayıcı söylemler, aynı şekilde tehlikeli boyutlara ulaşıyor ve 1925’teki Suriye’deki Fransa karşıtı isyanda Ermenilerin Fransız yanlısı oldukları ve isyanın bastırılmasında görev aldıkları dedikoduları Şam’da mülteci kampında 50 kadar Ermeni’nin öldürüldüğü bir saldırıya zemin hazırlıyor. Halbuki Abrahamyan’ın yazısında öğreniyoruz ki, her zamanki gibi gerçekler bu mülteci karşıtı söylentilerle uyuşmuyor. Aslında, Fransız kuvvetleri içindeki Ermenilerin sayısı oldukça az ve Ermenilerin önemli bir kısmı isyana destek veriyorlar.

Sadece Arap toplumuna yönelik değil, Arapça çalışmalara, birincil kaynaklara da uzun süren bir ilgisizlik bulunuyor. Bunun nedeni ne?

Aslında bunun Türkiye özelinde en büyük ve pratik sebebi Arapça bilen araştırmacı sayısının bir hayli az olması. Fakat bu pratik sebebi aştığımızda bile, genel olarak Orta Doğu tarihçilerine baktığımızda, Ermeni Soykırımı’nın politik karakterinin önemli bir engel olduğunu görüyoruz. Zira çok önemli bir süre, soykırım Orta Doğu tarihini ele alan kitaplarda önemli bir yer işgal edemedi.  Fakat son dönemdeki çalışmalar gösteriyor ki, soykırım artık daha genel bir perspektiften ele alınıyor ve Arapça kaynaklar bu anlamda kullanılıyor.

Kitapta önemli pek çok birincil kaynak da ilk kez Türkçeye kazandırıldı. Üstelik ilginç konulardan biri, 1915’in imparatorluğun diğer unsurlarının kendilerini yok edilme tehdidi altında hissetmelerini göstermesi. Pontuslu Rumların Ankara güçlerine karşı direnişlerine neden olarak Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey’in Ermeni tehcirini göstermesi gibi Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın da bu korkuyu işaret etmesi gibi. 1915 Arap toplumu için nasıl bir kırılma yaratıyor?

Faysal, Cemal Paşa’ya yazdığı bir mektupta Araplara yönelik sert politikalarından dolayı Arapların artık Türklerden korktuğunu belirttikten sonra açıkça ‘Milletimin Ermeniler gibi olmasını istemem’ diyor. Genel olarak birçok Arap entelektüelinin Faysal’ın hissettiği korkuyu hissettiğini çok net olarak görebiliyoruz. Nora Arissian’ın kitaptaki makalesinde gösterdiği gibi bu karşılaştırmayı yalnızca Faysal değil birçok Arap ileri geleni yapıyor. Örneğin, ünlü yazar Halil Cibran, Ermenilere yapılanın Suriye’de olduğunu ve Ermenilerin kılıçla, Lübnanlıların ise kıtlıkla öldürüldüklerini not düşüyor bir mektubuna.

Elbette ki, bu korkuyu doğuran Araplara ve Ermenilere karşı genel olarak yürütülen politikanın niteliksel benzerlikleri. Savaş sırasında tutuklanan Ermeni entelektüeller sürgün yolunda cinayetlere kurban giderlerken, Cemal Paşa tarafından yargılanan Arap reformistler Şam ve Beyrut meydanlarında kurulan darağaçlarında asıldılar. Yüz binlerce Ermeni, kafileler halinde zorla imparatorluğun güney bölgelerine gönderilirken, siyasi nüfuzları ve faaliyetleri olmayan beş bin Arap ailesi de politik sebepler gerekçesiyle Anadolu içlerine sürgün edildiler. Seferberlik, Ermeniler için erkeklerin askerlik bahanesiyle alınıp katledilmeleri demekti; Suriye ve Lübnan’daki Araplar için ise kasıtlı olarak aç bırakılmak, korkunç bir kıtlık ve dehşet verici bir çekirge istilası anlamına geldi. 

Fakat yine de bunun tüm Arap entelektüeller için Osmanlı tahayyülünün yıkılması anlamına gelmediğini not düşmek gerekir.

Watenpaugh’nun  konu ettiği Arap tarihçilerin veya Fransa’ya karşı girişilen anti-emperyalist mücadeleye önderlik eden bazı Arap milliyetçilerinin Osmanlı’yı bir Türk-Arap İmparatorluğu’na dönüştürme inançlarının savaştan sonra da tükenmediğini veya Mustafa Kemal’in Türkiyesi’yle bir iş birliğinin mümkün olduğuna dair bir siyasi vizyona sahip olduklarını biliyoruz. 

Bu bağlamda, Milli Mücadele döneminde Türk ve Arap milliyetçilerinin dayanışması ve Türkiye’nin Manda Suriyesi’nde bile özellikle Halep üzerindeki siyasi etkisi dikkate değer hususlar.

Serdar Korucu

“Patates Soğan, Güle Güle Şerdoğan”