Kaliforniya Üniversitesi’nde (UCLA) Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Dr. Rubina Peroomian, son kitabı ‘The Aremnian Genocide in Literature: Second Generation Responds’ (Edebiyatta Ermeni Soykırımı: İkinci Neslin Yankıları) adlı kitabıyla yeniden okuyucularıyla buluştu. Peroomian, son kitabında, gerek Ermenice, gerek İngilizce, gerek Fransızca yazan soykırım sonrası ikinci neslin edebiyattaki yankılarını ele alıyor. Edebiyatın yanı sıra soykırımın ikinci nesle aktarımı konusunda da çalışmalar yapan Dr. Peroomian’la, son kitabı vesilesiyle konuştuk.

Yayınladığınız kitabın geçmişine dair neler söyleyebilirsiniz? Sizi bu konuda çalışmaya teşvik eden etkenler nelerdi?

Rubina Peroomian
Rubina Peroomian

Ermeni Soykırımı’nın edebiyattaki yansımalarını incelediğim dördüncü kitabım bu. İlki, 1989’da tamamladığım tez çalışmasının kitaplaştırılmış haliydi. 1993’te ‘Literary Responses to Catastrophe: A conparison of the Armenian and the Jewish Experinence’ başlığıyla yayınlandı. ‘Felaketin Edebi Yansımaları: Ermeni ve Yahudi Halkının Deneyimi Üzerinden Karşılaştırmalı Bir İnceleme’ olarak tercüme edilebilir.

Bu son çalışmanızı daha önceki çalışmalarınızdan ayırdeden özellikleri nelerdir?

Bu son çalışmada Yahudi katliamlarının edebiyatı ve özellikle de bu edebiyata dair çok zengin ve çeşitli edebiyat eleştirileri bana yol gösterdiler. Onların yardımıyla Ermeni Soykırımı’nın henüz yeterince araştırılmamış bu alanına yöneldim.

Sovyet Ermenistanı edebiyatında, çalışmalarım esnasında, Ermeni Soykırımı’nın yansımalarına dair makalelerim de çıktı. Ermeni yazarların ve şairlerin geçmişe bakarak büyük kayıpların acısını yaşamaları, devasa bir sansür karşısında dikkatli ve örtülü olarak fikirler üretmeleri çok ilginçti. Ancak tüm bu süreçte zihnimi çokça meşgul eden konulardan biri de Türkiye’de yaşayan Ermenilerin duygularıydı. Ermeni kimliğine ve Hıristiyan inancına sıkı sıkıya yapışmış olan Ermenilerin, Müsümanlaştırılmış Ermenilerin veya kimliğini gizleyenlerin duygularını merak ediyordum. Bu konuda bildiklerim ve kaynaklarım sınırlıydı. İstanbul Ermeni edebiyatı da yardımcı olmamıştı. Baskının dehşeti orada daha çok hissediliyordu. Kemal Yalçın’ın ‘Senin de Güler Yüreğin’ adlı çalışması yolumu aydınlattı. Öte yandan Hrant Dink’in dünyayı sarsan katli beni de derinden etkiledi ve böylece Ermeni ve Türk halkının ilişkilerini, süregelen tahammülsüzlüğün köklerini, ayrımcılığı ve bir arada yaşamalarının imkânsızlığını araştırmaya yöneltti. Bunun sonucu olarak 2008’de ‘And Those Who Continued Living in Turkey After 1915, The Metamorphoses of The Post-genocide Armenian İdentity As Reflected in Artistic Literature’ (Ve 1915’ten sonra Türkiye’de Yaşamayı Sürdürenler, Soykırım Sonrasında Ermeni Kimliğinin Değişimlerinin Sanatsal Edebiyata Yansımaları) adlı kitabım yayınlandı. Kitap, 2012’de ise Richard Hovhannisian’ın önsözüyle ikinci baskısını yaptı.

Sonrasında süregelen çalışmalarımın ürünü olan ‘The Armenian Genocide in Literature, Perceptions of Those Who Lived Thourgh The Years of Calamiti’ (Edebiyatta Ermeni Soykırımı, Felaket Yıllarını Yaşayan Neslin Algıları) adlı kitabım yayınlandı. 2012’de yayımlanan bu kitabımın ikinci baskısı da Peter Kaui’nin önsözüyle 2014’te basıldı. Bu çalışma, soykırımı yaşamış olanların sanatsal edebiyatına yoğunlaşmıştı. Çalışmada hatıratlara da yer vermiştim. Hatıratı dışarıda tutabilmek mümkün müydü? Onun yazınsal değerini göz önünde bulundurmam gerekiyor muydu?

İşte bunlar son çalışmam olan ‘The Armenian Genocide in Literature, The Second Generation Responds’ (Edebiyatta Ermeni Soykırımı, İkinci Neslin Yankıları) kitabımın altyapısını oluşturdular. Burada da kaynak olarak bir sanat olarak edebiyattan yararlandım. Sanatsal edebiyat konusundaki ısrarıma gelince, olayın özünün haritalardan, raporlardan, istatistiklerden veya listelerden çok bu alanda anlaşılabileceğini düşünüyorum.

Soykırımın hafızasının sonraki nesillere aktarımı konusunda ne düşünüyorsunuz? Tanıklar yaşadıklarını evlatlarına neden anlattılar, veya neden anlatmaktan kaçındılar?

Ermeni Soykırımı toplumsal psikolojimize ve ulusal kimliğimize halen etki ediyor. Bu etki, felaketten kurtulanlarla sınırlı kalmadı. Yüz yıl sonra felaketin hafızası halen canlı bir şekilde duruyor. Soykırımın siyasi, psikolojik ve sosyal etkileri halen taze. Soykırımın tanığı olan anne ve babalardan doğan çocuklar, felaketin dehşetinin de varisleri oldular. Ebeveynlerinin felaketlerle dolu geçmişini nasıl algıladığından bağımsız bir durum bu. Bu felakete tanıklık eden ebeveynler kendi geçmişleriyle ne tür bir ilişki sürdürdüler? Yaşadıklarını çocuklarından sakladılar mı, yoksa sürekli olarak bunu mu anlattılar? Her halükarda ebeveynlerin trajik geçmişi, kendi psikolojik etkisini yaratmıştır aileler üzerinde. Bu etki de nesilden nesile aktarılmıştır. Psikologların görüşüne göre felaketin etkilerinin farklı aktarılma yöntemleri var. Bu psikodinamik, sosyokültürel aile yapısıyla sınırlanmış da olabilir ve hatta biyolojik ve genetik metotlarla da. Bu son ihtimal için ailenin yaşadığı travmanın çocuğa herhangi bir kalıtsal hastalık gibi aktarıldığı söylenebilir. Bazı aşırı durumlarda çocuğun ruh dünyasında bozulmalara veya ‘post traumatic stress disorder’ (travma sonrası stres bozukluğu) gibi hastalıklara yol açabilir. Bilim insanlarına göre bu etki bir çeşit salgındır ve temas eden herkesi etkilemektedir.

Soykırımın etkilerinin aktarımı konusunda ebeveyn-çocuk ilişkisi önemli bir role sahiptir. Felaketlerle dolu geçmişine dair hiç konuşmayan, başına gelenleri asla dillendirmeyen, soykırım konusunun aile içinde tabuya dönüşmesini sağlayan pek çok aile var. Bu durumun muhtelif sebepleri olabilir. Bunlardan en kuvvetli ihtimal, hayatta kalabilen neslin, kan ve gözyaşı dolu öykülerle çocuklarının ruh dünyasını kirletmek, bütün yaşamı boyunca taşıdıkları o dehşet hatıralardan çocuklarının zarar görmesini istememeleri. Bu neslin hayatta olması belki de İslamlaştırılmak, tecavüz, sünnet, Türk jandarmasına hizmet etmek gibi anlatılamaz gerçeklerle mümkün hale gelmiştir. Belki de bütün ailesi katledilirken kendisi bu yollarla hayatta kalmayı başarmıştır. Böylesi bir deneyimin yol açtığı utanç ve suçluluk duygusu, onun, konuyu çocuklarına da açmasına engel olmuştur. Belki de artık ebeveyn olmuş olan tanıklar, geçmişi hatırlamayarak ve anlatmayarak onu yaşamlarından çıkarabileceklerini, unutabileceklerini, geçmişin gölgesini üzerlerinden atabileceklerini ve böylece de kâbuslardan kurtulmuş olacaklarını düşünmüş olabilirler.

Her ne olursa olsun geçmişin trajedisiyle ilgili aile sırları, belirsiz ve tanımlanamaz bir kördüğüm gibi ortada etki ediyorlar ve bazen aile ilişkilerine de zarar veriyorlar. Yine psikologların görüşüne göre bu durumda çocuklar daha ağır örselenmekte, belirlenemeyen bir bunalıma düşmekteler. Hatta bazı durumlarda sır olarak saklanan gerçekliğin kendilerinden kaynaklandığına vehmedip ruhsal bunalımlara girdikleri de oluyor. Bu tablonun karşı kutbundaysa ebeveynlerin, özellikle de annelerin sürekli konuştuklarını, anlattıklarını, bazı hallerdeyse asimilasyon tehlikesine karşı özellikle altı çizilen bir Ermeniliği dayattıklarını görüyoruz. “Ermeni olduğunu asla unutma” veya “Ailemiz çöllerde katledildi ve sen köklerine sadık kalarak ailemizin kayıplarını telafi edeceksin” gibi cümlelerle kültürel, dinsel ve ulusal farklılıkların sürekli olarak Ermeniler lehine vurgulanması çocukların ‘yabancı’ çevrelere, okula veya çalışma ortamına girmesini zorlaştıran etken oldu. Bu dayatmalar çocuğun arafta kalmasına yol açıyor. Sürekli olarak iki dünya, iki kutup, birbiriyle çatışan, asla dengelenemeyen ikilemler onları yalnızlığa, ezilmişliğe mahkûm ettiği gibi bir defadan keskin dönüşlere ve yabancılaşmalara da yol açıyor.

Ebeveynlerin ölümleri çocukları nasıl etkiliyor?

Pek çok örnekte ebeveynlerin ölümlerinden sonra veya hemen önce her şeyin değiştiği de görüldü. Çocukların yüreğinde tuhaf bir sevgi, saygı hatta suçluluk duygusu ve vicdan azabı oluştu. Bu aşamada ailesinin geçmişine yönelik, Ermeni halkının kırımına ve sürgünlere dair anlatılara ilgi duymaya başlar. Oysa daha önce tüm bunları küçümsemişti. Şimdi ise ufkunda acıdan, kandan, ızdıraptan ve yitirilenlerden koskoca bir dünya açılıyor. Bu dünya daha önce ebeveynlerindi, ama şimdi kendisine miras kaldı. Artık atalarının ızdıraplı yaşamının hikâyesini yazmak ve bunu dünyaya duyurmak gibi bir görev var üzerinde. İşte ikinci neslin edebiyatı bu dürtüden, bu görev bilincinden doğuyor. Tarihsel hafızanın sürekliliği, nesilden nesle aktarımı işte bu aile hikâyeleri üzerinden soykırımın edebi anlatımına dönüşüyor. Diasporadaki ikinci neslin edebiyatı, aynı zamanda, bu neslin kimlik arayışının, asimilasyon tehdidine karşı duruşunun da bir ifadesi mahiyetinde. Diasporada egemen olan kriz, asimilasyonun, anadilin kaybının, soykırımın bir aşaması olarak görülmesine yol açıyor. Tüm bunların üzerine yitirilmiş vatanın bulanık görüntüsü, bir mahrumiyet duygusuna yol açıyor; katilin inkârı ve tarihi çarpıtmasıyla daha da bileniyor. Edebi eserlerle öfkeyi ve umut yitimini görüyoruz. Cinayeti inkâr eden katil, umarsız duruşuyla iyileşememiş yarayı tekrar deşiyor, ateşe benzin döküyor ve bu da öfkeye yol açıyor. Bu ruh hali, atalarımızın çöl yolculuğundan geçip geçmediğine, Türk’ün yatağanının onlara değip değmediğine bakmaksızın hepimize özgü bir ruh hali. Diana Der Hovhannisyan’ın dediği gibi: “Hepimiz Der Zor çocuklarıyız.” Dolayısıyla, ebeveynlerimizin anlattıkları veya anlatmadıkları hikâyelerden bağımsız olarak anımsama görevi, hafızanın yükü evlatlara aktarılmakta. Bu hafızayla yüzleşmek için kimileri ebeveynlerinin doğum yerlerini ziyaret etmek, bir anlamda hac ziyaretinde bulunmak için Batı Ermenistan’a gidiyorlar. Bu aynı zamanda ebeveynlerinin sessiz çığlıklarının baba ocağına dönme arzusunun da ifadesi oluyor. Bu ziyaretler niyet edenin önünde yeni bir ufuk açmakta, yeni bir aidiyet duygusu geliştirmekteler. Dönüşünde bir görevi yerine getirmiş olmanın tatminini yaşamakta. Bazen buraların yeni sahiplerinin bilgisizliği veya inkârının yol açtığı acıyı taşıyor yüreğinde, bazen de derlediği konular ve bilgilerle zenginleşip ebeveynlerinin hikâyesini yazmak konusunda daha bir kararlılık kazanıyor.

“Bazen ikinci nesilde suskunluğa mahkûm olan bu etki, bir sonraki nesilde daha yoğun bir ifade bulabiliyor. Evladın unutmak istediğini torun anımsamak istiyor, bu kanıtlanmış bir gerçek. Aile ortamını hüzünlü atmosferinden kurtularak evrenselleşme ortamında özgüvenini kazanan üçüncü nesil, köklerini aramakta, nenesinin, dedesinin, atalarının hikâyelerini öğrenmekte ve bunlarla gurur duymakta, milli kimliğini ve aidiyetini bunlarla şekillendirmekte, kendi yöntemiyle mücadele etmekte, itirazını yükseltmekte ve adalet talep etmekte.”

ABD’li Ermeniler hangi özellikleriyle Ermenistan ve diasporadaki diğer Ermenilerden farklı bir konumda bulunuyorlar?

Konumuz soykırımın etkilerinin aktarılması olduğuna göre, sorunuza da bu çerçeve içinden cevap vermeye çalışacağım. Yani, özelliklerin farklarını bu aktarımın bakış açısından yorumlayacağım. ABD’ye ve belli bir oranda da Avrupa’ya sığınan göçmenler, diasporanın diğer göç noktalarına kıyasla yerli halkın ayrımcı, tahammülsüz ve dostça olmayan yaklaşımıyla muhatap oldular. Bu durum, göçmenin eğitim düzeyinin düşüklüğüyle veya toplumda layık olduğu yeri bulamamasıyla daha da belirgin hale geliyordu. Bunun sonucunda aşağılık kompleksine uğrayan birey, yeni ülkenin yeni toplumuyla aynılaşma telaşına düştü ve toplumdan ayrışmamak için de geçmişini gizlemeyi tercih etti.
1920’lerde ABD’deki Ermeni mülteciler getto yaşamı sürmekteydiler. Ülkelerinden getirdikleri gelenekleri ve yaşam şeklini sürdürmeye çalışıyorlardı. Çevrelerindeki dünyadan oldukça farklı bir yaşam şekli. Çocuklarını ülkelerinden getirdikleri disiplinle yetiştirmeye, onların ruhunu ve kişiliğini belli kalıplar içerisinde korumaya çalışıyorlardı. Bunun sonucu da evlatlarıyla ve genel olarak dünyayla cepheleşme oluyordu. Çocuklar çoğu kez ebeveynlerine başkaldırıyorlar, onların geçmişini inkâr ediyorlar, dahası millî kimliklerini inkâr ediyorlardı. Çoğunluk içinde erimenin, özellikle de anadil kaybının ABD’de daha büyük boyutlarda yaşandığını söyleyebiliriz. Dışarıdaki kültür, yaşam tarzı ve özgürlükler, göçmen çocuklarını cezbediyordu.

Ermenistan’da durum farklı mı?

Evet, Ermenistan’da tümüyle farklı bir durumla karşı karşıyayız. Sovyet öncesi dönemde soykırım anılarının yazılması ve korunması önemsenirken, Ermenistan’ın Sovyetler Birliği’ne katılmasıyla Ermeni’ye geçmişinden kopmak, konuşmamak, yaşadığı eziyeti anlatmamak, kırıma ve sürgüne dair konuşmamak dayatıldı. Böylece tarihi hafıza incelmiş bir iplik gibi, nenelerin ve dedelerin ürkek ve temkinli anlatımlarıyla nesilden nesle aktarıldı ve böylece tüm eğitim sistemini Sovyet ideolojisi üzerinde inşa eden eğitim programına direnilmeye çalışıldı. Sovyet eğitimi Ermeni karakterine, millî bilincine özellikle de Ermeni Soykırımı’nı algılama yöntemlerine çok derin nüfuz etmiştir. Zaman içerisinde düşüncelerin, geçmişe dair algıların ve geleceğe yönelik tasarımların yakınlaşacağını düşünüyorum. Zaten o yoldayız.

Yaşayanların hafızalarını aktarma yöntemlerine sıkça değindiniz. İkinci veya üçüncü nesillerin aktarımları için neler söylersiniz?

Kitabımda sonsöz yerine gelecek nesillere uzatılmış bir köprü var. Ermeni Soykırımı, benim sürekli incelememin temasıdır ve eğer ömrüm yeterse bu tema bir sonraki kitabımın da ana fikrini oluşturacak. Gerçekten de soykırımın etkilerinin sürdüğüne ve nesilden nesle aktarıldığına inanıyorum. Hatta bazen ikinci nesilde suskunluğa mahkûm olan bu etki, bir sonraki nesilde daha yoğun bir ifade bulabiliyor. Evladın unutmak istediğini torunun anımsamak istediği kanıtlanmış bir gerçektir. Aile ortamını hüzünlü atmosferinden kurtularak evrenselleşme ortamında özgüvenini kazanan üçüncü nesil, köklerini aramakta, nenesinin, dedesinin, atalarının hikâyelerini öğrenmekte ve bunlarla gurur duymakta, milli kimliğini ve aidiyetini bunlarla şekillendirmekte ve kendi yöntemiyle mücadele etmekte, itirazını yükseltmekte ve adalet talep etmekte. Yeni nesil de atalarına karşı işlenen ve cezasız kalan suçun sönümlenmeyen hatıralarını yaşıyor. Sadece farklı nesiller, farklı bakış açılarıyla izliyorlar geçmişlerini, kimlik ve bilinç meselelerine farklı bir yöntemle yaklaşıyorlar.

Ermenice isimlerden ve anadilinden uzaklaşmak tarihi hafızayı zayıflatır mı?

Öyle olmadığına inanıyorum. Üstelik de özellikle batı diasporasında dilin kullanımının azaldığını, yerel kültürün etkin olduğunu ve milli kimlik üzerinde büyük etkilere sahip olduğunu düşündüğüm halde. Her halükarda milli kimlik anlayışında da değişimler var. Umutla ve iyimserlikle yaklaşmalıyız yeni nesle, zira onlar köklerini bir miras olarak koruyorlar. Bunun kanıtı, Ermeni ya da yarı Ermeni, Ermenice konuşmayan ama Ermeni gibi düşünen, bu bilinçle siyasi mücadele götüren gençlerdir. Bir katını da, yabancı dilde yazan yeni nesildir. Uluslararası düzeyde edebi eserler vererek halkımızın adil çığlığını duyuruyorlar tüm dünyaya. Tarihi hafıza sönümlenmiyor zira yeni nesil anımsıyor ve talep ediyor.