Türkiye’deki derlemelerde genel olarak rastlandığı üzere her makalenin eşit derecede güçlü olduğunu söylemek mümkün değil. Bazı yazılar vaka’ çalışmalarından çok teorik önermeler bütünü gibi görünmekte. Bununla beraber Ömer Turan ve Güven Gürkan Öztan’ın 1915 inkârcılığının cumhuriyet boyunca yeniden üretilme biçimlerine yoğunlaştığı makaleleri, Ümit Kurt’un Antep ve civarında farklı kaymakamlık görevlerinde bulunan Necmeddin Bey örneği Ermeni soykırımında yerel dinamikleri, yerel bürokrasinin (destekleyici ya da köstekleyici) tavrını ortaya koyması açısından bir teorik açılım da sağlayan dikkate değer makalelerden bazıları.

DOĞAN GÜRPINAR

Türkiye’de 1990’lar, yoğun resmi tarih eleştirilerinin ve o döneme kadar inkâr edilen/yok sayılan modern Osmanlı/Türk tarihinin günahlarının dar bir sol/liberal/demokrat entelijansiya tarafından gündeme ittire ittire taşınmasının onyılıydı. Özellikle sosyo-ekonomik meseleler ve adaletsizlikler temelli sol/sosyalist siyasetinin ve gündemin çöküşünün ardından, modern Türkiye tarihinin hakim paradigmasının (‘resmi tarih’inin) sorgulanması ve ‘tarihle hesaplaşma’ ‘ilericilik’in en önemli pasaportlarından biri haline gelmişti. Bu onyıl bir çok bakımdan (dünyada da olduğu gibi) Türkiye’de geçmişin hayaletlerinin geri dönüşüne sahne oldu. Türkiye’nin ‘en büyük konuşulamayanı’ Ermeni soykırımı tabusu yavaş yavaş adeta siper savaşıyla aşındırıldı. 2000 yılında Halil Berktay’ın ilk verdiği röporajlardan Taner Akçam’ın öncü ve o dönem için cesaret isteyen çalışmalarına bu süreç adım adım belli bir olgunluğa ulaştı ki; 2006’da Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen konferans önce ertelenmek durumunda kalmasına ve başta dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in “arkamızdan bıçaklıyorlar” tepkisine rağmen gerçekleştirilebildi. Bu konferansın katılımcıları bir nevi Türkiye akademisinin sol/liberal/demokrat tarihçilerinin ve sosyal bilimcilerinin geçidi gibiydi. Zira akademik derinliğine karşın yine de son kertede bu konferans bir ideolojik tavır alışı, pozisyonu ifade ediyordu. 2006 itibariyle hâlâ 1915’i kamusal tartışmaya açmak, hâlâ tehlikeli ve dolayısıyla  siyasal ve angaje bir tavırdı.

On yıl sonra

Bugün ise o kadar değil. Bugün on yıl öncenin tabuları artık o eski cesametinde değil. Geriye baktığımızda, sadece Ermeni soykırımı değil Pontus tehcirinden, 6-7 Eylül 1955 yağmasına, Trakya pogromuna, Varlık vergisine bu ‘hassas’ meselelerin oldukça rahatça konuşulabilir hale geldiğini gözlemlemek mümkün. Daha da önemlisi artık bu meselelerde ‘progresif’ tavır almak artık eskisi kadar ‘puan getirir’, paye kazandırır olmaktan çıktı. Bir nevi entelijansiya düzeyinde ‘sıradanlaştı’.

İşte bu olgunlaşmış ortam Osmanlı coğrafyasında 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ortalarına uzanan ama en çok 1908 ile 1922 arasında yoğunlaşmış ‘eski düzenin çatırdaması’ sürecinin bir semptomu olarak şiddet kültürü ve iklimini daha soğukkanlı ve sağlıklı şekilde, aktivizm kaygısından ve sloganizminden öte anlamlandırabilmek için verimli imkânlar sunmaktadır. Sol/demokrat/liberal entelijansiya da Türkiye genelindeki tembellik ve slogancılıkla matuf olduğundan entelektüel derinleşmenin çok da sağlanamadığını gözlemek mümkün. Oysa ki; tarihsel olguları ve süreçleri Türkiye/Osmanlı örneğine istisnacılık/özgünlük atfetmeden karşılaştırmalı olarak tartışmak ve analiz etmek ihtiyaç haline gelmektedir. Zira nasıl ki milliyetçiler kendi milletlerine özsel bir iyilik atfederler, benzer bir nüans yoksunluğu Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış sürecinde ki pogrom ve katliamları bir özsel kötülükten türemiş gibi davranmak refleksine neden olmaktadır.

Devlet ve şiddet

Bu ay Tarih Vakfı’nın Yurt yayınlarından çıkan Ümit Kurt ve Güney Çeğin’in derledikleri ‘Kıyam ve Kıtal: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet’ kitabı bu süreçte önemli bir katkı sunuyor. Kitap önce okuyucuya bir çerçeve çizebilmeyi ve bu sayede Türkiye/Osmanlı şiddet deneyimini karşılaştırmalı ve teorik olarak bir bağlama oturtmamızı mümkün kılıyor. Derlemenin ilk bölümü bu minvalde aynı dönemde özellikle Avrupa’nın çeperinde yükselen ve yepyeni bir fenomen olarak karşımızda duran etnik şiddeti dinamikleri ve izlekleri bağlamında önde gelen milliyetçilik tarihçilerinin makalelerinde sorunsallaştırıyor. (İkinci bölüme taşan metninde) Christian Gerlach makalesinde şiddetin taşıyıcısı bir taraf ve şiddetin mağduru iki tarafa eğilmekten çok şiddet sarmalının yükseldiği ‘aşırı siddete eğilimli toplumlar’ (extremely violent societies) kavramını geliştiriyor. Gerlach’a göre belli tarihsellikler ve coğrafyalar şiddet ikliminin yeşertir. Bu sebeple Gerlach aktif ve şiddetin amili (maktül) taraf ve pasif ve şiddetin mağduru taraflara bakmak yerine bu ortamı analizinin merkezine almaktadır. Yine dünyanın önde gelen milliyetçilik uzmanlarından Aviel Roshwald aynı dönemi imparatorluk mantığı ve yönetimselliğinden (governmentality) yepyeni başka bir mantığa, ulus ve etnisite temelli yönetimselliğe geçişin neden olduğu alt üst oluşlar ve kuralsızlaşma dönemi olarak görmektedir. Her ne kadar özelikle 1990 sonrası milliyetçilik bir tür ‘tüm kötülüklerin anası’ olarak bellene milliyetçilikler hakim paradigma tarafından bu zaman aralığındaki şiddetlerin ana müsebbibi görülürken, Michael Reynolds yeniden, biraz da eski tarz, devlet-merkezli bir okumayı önermektedir. Ona göre Ermeni soykırımı ve aynı coğrafyadaki etnik şiddet pekala iki ‘çatırdayan imparatorluk’, Osmanlı ve Rusya’nın siyasalarının neticesinde vukû bulmuştur. Reynolds’a göre Ermeni soykırımının olması için Türk milliyetçiliğine ihtiyaç yoktur. Osmanlı devletinin öncelikleri ve devlet mantığı ana amildir bu yolda. Aynı şekilde derleyiciler de ortak makalelerinde 19. yüzyıl sonundan cumhuriyetin konsolide olduğu 1930’lara uzanan onyıllarda modern Türkiye devletinin bir şiddet rejimi olarak tesisini, Batı Avrupa’daki benzer izleklerle karşılaştırmalı olarak bir çerçeve içine oturtmaktalar.

Yukarıda tek ya da ikişer cümleyle özetlenmeye çalışılan bu dört makale de imparatorlukların çöküşünde tüm Doğu Avrupa’da vuku bulan şiddet sarmalını bir çerçeve içinde okumaya çalışmakta, farklı mekansallıklarda örtüşen benzer süreçlerin eşzamanlı dinamiklerini tespit etmeyi hedeflemektedirler. Yani nasıl ki Türkler kendine münhasır değillerse, Türklerin katliamları ve karanlık yüzleri de kendilerine münhasır değildir. Belli bir coğrafyaya, tarihselliğe ve bu yapının kurguladığı siyasal kültüralizasyona tabidir.

Dönüşen sadakat ve meşruiyet ilişkileri

Elbette eşzamanlı benzer dinamikler katliam ve etnik şiddeti farklı mekansallıklarda üretmekteyse de, kuşkusuz her coğrafyanın kendi olumsallığı vardır. Derlemedeki daha sonraki makaleler vaka’ incelemeleri olarak bu boyutlara yoğunlaşıyor. Çoketnik tabiatlı ve geleneksel sadakatin ilişkilerinin merkezde olduğu bir siyasi yapının (‘eski düzen’) bir kaçınılmazlık sürecinde etnik ve milli sadakatlerin siyasi meşruiyetin temeli haline gelmesi sürecindeki ‘uyumsuzluğun’ tetiklediği ve hem kendi evveline bakıldığında, hem de retrospektif olarak bugünden bakıldığında kolay kolay açıklamayacak ölçüde bir etnik vahşetin hükümranlığı bu sıradışı şiddetperest dönemin anahatlarını çiziyor. Örneğin Serdar Şengül’ün ‘Halidi-Nakşibendilik ve Medreselerde İlim Anlayışının Dönüşümü’ çalışması, her ne kadar makale derlemenin ana gündemiyle tam örtüşmese de, bu dönüşen sadakat ve meşruiyet ilişkilerin Kürt coğrafyasında, Kürt medreseleri özeliğinde dönüşümünü ve nasıl Kürt kimliğini ürettiğini başarılı bir şekilde resmediyor. Bu süreci yukarıdaki şekilde tanımladığımızda daha açık hale geleceği üzere, bu süreç bazen indirgemeci ve yaftalama niyetli yorumlarda im edildiğinin aksine cumhuriyetle başlamamış, daha çok geleneksel meşruiyet ve sadakat kültürüne dayalı bir imparatorluk kapsayıcı ve çoğulcu bir kültür yaratmakta (Tanzimat’ın çabalarının akim kalmasının ardından) başarısızlığının ardından etnik şiddet yeni bir iklim olarak ortaya çıkmıştır. Derlemede Ermenilere yönelik şiddetin yanı sıra, Rum, Kürt ve Arap coğrafyalarında yaşanan etnik şiddeti ve şiddet iklimini de kaleme alan yazılar bu tür bir kavramsallaştırmayı oturtmaya çalışıyor.

Cumhuriyet boyunca 1915 inkârcılığı

Türkiye’deki derlemelerde genel olarak rastlandığı üzere her makalenin eşit derecede güçlü olduğunu söylemek mümkün değil. Bazı yazılar vaka’ çalışmalarından çok teorik önermeler bütünü gibi görünmekte. Bununla beraber Ömer Turan ve Güven Gürkan Öztan’ın 1915 inkârcılığının cumhuriyet boyunca yeniden üretilme biçimlerine yoğunlaştığı makaleleri, Ümit Kurt’un Antep ve civarında farklı kaymakamlık görevlerinde bulunan Necmeddin Bey örneği Ermeni soykırımında yerel dinamikleri, yerel bürokrasinin (destekleyici ya da köstekleyici) tavrını ortaya koyması açısından bir teorik açılım da sağlayan dikkate değer makalelerden bazıları.

Özellikle 1990’ların siyaseten ilerici olmanın önemli alametlerinden olan Türkiye tarihinin tabu etnik şiddetinde duyarlılık sahipliğinden öte olarak bu meseleye kafa yormak isteyenlerin faydalanabileceklerin milliyetçilik eleştirilerinde özcülükten kaçabilmeleri için okunmaya değer bir derleme. Bu bakımdan özelikle ilk bölümdeki yazılar etnik şiddet rejimini bir çerçeveye ve yapısal bağlama oturtmak açısından ufuk açıcı.

Kıyam ve Kıtal
(Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet)
Derleyenler: Ümit Kurt, Güney Çeğin
Tarih Vakfı Yurt Yayınları
504 sayfa.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11766/osmanlidan-gunumuze-devlet-ve-siddet