Mustafa Kemal “kurtuluş savaşı” için çıkmış olduğu Batı Ermenistan destek turlarının, Amasya, Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra, 

22 aralık 1919 tarihinde, Alevi toplumunun da desteğini almak üzere, Hünkar Bektaş-i Veli dergahını ziyaret ederek destek ister.

O dönemde dergahın Piri Postnişini (Şeyh)olan  Ahmet Cemalettin Çelebi ile görüşmeler gerçekleştirir. Bazı vaatlerde bulunur, derki; işgalcileri bir yurttan kovalım, sonrasında herkesin özgürlüklerini yaşayabileceği bir devlet kurma niyetindeyim. Hatta bu devletin adının Anadolu Cumhuriyeti olacağını dillendirir.

Bu vaat ve temennileri olumlu karşılayan A.Cemalettin Çelebi, “paşam yanındayız bu mücadelen de” der ve içinden geçtikleri sürecin zorluklarla dolu olduğunu bildiğinden, ilk etapta, dergahın birikmiş tasarruflarından, iki bin Reşat altını 

M. Kemale takdim ettiği söylenir.

Ama M.Kemal’in istekleri sadece maddi boyutla sınırlı değildir elbette. 

A.Cemalettin Çelebiye, “sizin Alevi toplumu üzerinde sevilen sayılan biri olduğunuzu biliyorum, onun için asker toplama noktasında sizlerden destek istiyorum”der. A.Cemalettin Çelebi bu noktadaki isteğini de ikiletmez ve kalkar bizatihi kendisi Sivas, Tokat, Amasya, Çorum gibi illeri ziyaret ederek süreci ve verilen vaatleri anlatarak eli silah tutan herkesin askere katılması için çalışır.

Bu çalışma, gerçekten halktan ciddi bir kabul ve desteğe dönüşür ve Alevi toplumu her alanda gelişen direniş hareketlerine ciddi katılım sağlarlar.

Mustafa Kemal bu vaatlerini Erzurum’da, Amasya’da ve Sivas kongrelerinde, Kürt aşiret liderlerine de sunmaktadır, örneğin Sivas Koçgiri aşiret liderlerinden görüştüğü Alişan beye de iletmiştir, gelin bu süreci destekleyin kurulacak olan Cumhuriyette Kürt halkının bütün demokratik haklarının anayasal güvenceye kavuşturulacağının sözlerini vaadetmiştir. Hatta bu vesileyle Alişan beye vekillik teklifinde bulunmuştur.

Dolayısıyla Koçgiri toplumu bu vaatleri esas alarak her türlü desteği sunmuştur M.Kemale. Büyüklerimizden de benzeri olayları dinlemiştik, özellikle Ahmet Cemalettin Çelebi’nin Koçgiri gezisinden sonra, askeri müfrezeye, ciddi anlamda bir katılımın olduğu söylenirdi. 

Bu desteklenen süreç, 1921 yılı birinci meclis sürecine kadar devam eder.  Güneydoğu coğrafyasından gelen vekiller, Kürdistan mebusu olarak kayda geçmişlerdir. Alevi toplumunun yoğun yaşadığı bölgenin vekillerine, Dersim mebusu olarak tanımlanır ve kabul görürler. Bütün bu tanım ve kabullerin, ülke gerçekliği bakımından çok değerli olduğunu da belirtmekte fayda var.

Ama her nedense Mustafa Kemal bu vaad ettiği hiçbir sözünün arkasında durmamaktadır maalesef, çünkü asıl niyetinin bu olmadığı ve kurmak istediği şeyin tek etnik kimliğe dayalı Türkçü devletin amacına ulaşmak için bütün bu süreçleri taktiksel olarak kullandığı bir bir ortaya çıkmaya başlamıştır aslında.

Dolayısıyla Mustafa Kemal harekâtı başarıyla sonuçlandıktan sonra devletin resmi dini “İslam’dır” der. Sünni  islam anlayışını devletin resmi dini olarak ilan eder. Alevilere verdiği hiçbir sözün arkasında durmaz. Aleviliği yok sayar. Aleviler rahatsız olurlar. Mustafa Kemal’e isteklerini bir kez de yazılı  olarak telgraflarla bildirirler.  Mustafa Kemal ise, bu verdiği sözlerin hiçbirinin yaşanmamışcasına, Sünni islam dini dışında, hiçbir inancı tanımadığını ilan eder.

Bu telgraf ve yazışmalara rağmen, Ankara’dan herhangi bir yanıt alamayan Koçgiri aşireti liderleri, 1921 yılında, M.Kemalin verdiği hiçbir sözün arkasında durmadığını ve kendilerini kandırdıklarını, dolayısıyla Mustafa Kemal’in bir Kürt ve Alevi düşmanı olduğunu deklare ederler. Bunun üzerine, 1921 yılında Alişer, Zarife, Haydar bey ve Alişan bey öncülüğünde, Mustafa Kemal’in kurmak istediği ırkçı faşist sisteme karşı direniş ve isyan başlatılır.

Koçgiri halkının, demokratik taleplerine bir çözüm üretmek yerine,  merkez ordusu ve topal Osman çetesini donatarak bölgeye gönderen M.Kemal, en kanlı biçimde isyanı bastırır, binlerce insanın katlettirir ve geride kalanların, neredeyse yaşayabilecekleri bir alan bırakmamak üzere bölgeyi talan ettirir. Ayrıca katliamda sağ yakaladıkları bütün aşiret liderlerini sürgüne gönderir.

Mustafa Kemal Koçgiri Katliamından sonra, kafasında tasarlamış olduğu Türk-İslam sentezine dayalı politik tercihinin hayat bulabilmesi için, Alevilerin asimile edilmesi gerektiğini söyler, ve bunun sistematik olarak yürütülmesini sağlar.  

Cumhuriyetin ilanının üzerinden, 1924 yılında tek din ve onun bir tek mezhebi olan Sünni İslam esaslarına dayalı olarak diyanet işleri başkanlığını kurar.

Bununla da yetinmez, 30 Kasım 1925 yılında Tekke ve Zaviye kanunu adı altında Alevi inancını tamamıyla yasaklar. Alevi inancını yaşatan ne kadar dergah varsa, başta Hünkar Bektaşi Veli dergahı olmak üzere,  bütün dergahları kapatır ve Ana, Mürşit, Pir, Reybér gibi inanç temsiliyeti olan makam ve şahsiyetleri, üfürükçü ilan ettirerek, terör suçları kapsamına alır. Böylelikle Alevi inancını bu kanunla birlikte, artık devletçe mücadele edilmesi gereken bir inanç haline dönüştürür.

Hatta Alevî toplumunun, bir daha geçmişiyle bir bağ kurmaması için, kimliklerine zorla İslam ibaresini yazdırarak, hafızalarını dumura uğratır. 

Yaşanan onca olaylardan sonra, Alevi toplumu, artık Mustafa Kemal’e kesinlikle güvenmemektedir.

Dersim halkı, inançlarının yasaklanmasını içlerine sindirmezler. Koçgiri katliamından sonra sıranın kendilerine geleceğini iyi bildiklerinden, inançlarına her zamankinden daha sıkı sıkıya bağlılığı savunurlar.

Bütün bu süreçleri sistematik olarak yürüten Mustafa Kemal, artık planının ikinci aşamasına geçer. 1935 yılında özel Tunceli Kanununu çıkarır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adını Tunceli olarak bilinçli bir şekilde değiştirir.

Sonrasında Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren, Elazığ merkezli, savaş konseptli bir Genel Valilik kurdurur (6 Ocak 1936). Bu genel valiliğin başına, Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla,  Abdullah Alpdoğan’ı getirir.  Abdullah Alpdoğan Koçgiri katliamında görev yapan onca sivil insanı katleden merkez ordusunun komutanı Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıdır aynı zamanda.

Yani Kürt ve Alevi katletme konusunda hayli deneyimli bir ailedir.

Sonrasında bilinen tarihi gerçeklikler yaşanır. Sinsi planlarla, sanki DERSİM’de bir isyan varmış gibi uydurma bir tezle, asıl dertlerinin o coğrafyayı insansızlaştırmak olduğunu, hemde hedef haline getirdikleri Alevi inancının kökünü kazımak olduğunu, tarihi gerçeklikler bize teyid etmiş durumdadır. 

Soykırımdan sağ kalan insanları ise, bir daha kültürel kimlikleriyle buluşmamaları için, yada daha rahat asimile olmaları için, deyim yerindeyse çil yavrusu gibi ülkenin çeşitli bölgelerine sürgüne gönderilirler.

Mustafa Kemal’in Alevi toplumuna yaptığı bunca zulüm ve soykırıma rağmen, günümüzde halen M.Kemalin kurduğu Cumhuriyeti laik bir cumhuriyetmiş gibi savunan büyük bir Alevi kitlesi var. Şimdi bu kafası karışık Aleviler’e şu soruyu sormak lazım.? Ya yukarıda anlattığımız bunca tarihi yaşanmışlıklar yalan, yada bilgi belge ve tarihi gerçekliğe dayanmayan, sizin bu söyledikleriniz.?

Peki bizdeki laiklik anlayışının bu çerçeveyle her hangi bir alakası varmı sizce.? Onun için Mustafa Kemal’in laiklik diye yutturmak istediği şey, bütün farklı inançların yasaklandığı, bir tek Sünni İslam dininin devletin resmi dinine dönüştürüldüğü yalanının adıdır tek kelimeyle.?

Arada yüz yıl geçmesine rağmen, Kemalist çizgide siyaset yapan politikacılar arasında bir tekinin bile, biz bu Koçgirde, Dersim’de on binlerce Aleviyi neden öldürdük, bu tarihi bir hataydı diyen ve bu anlamda Alevi toplumundan özür dileyen bir politikacıya rastladınız mı hiç.?

Dolayısıyla Alevilerle Kemalistlerin aynı potada yan yana siyaset yapıyor olmaları bile doğanın kuralına aykırı bir durumdur, çünkü Kemalizm çok kültürlülüğü, çok dilliliği, ve çok inançlılığı reddeden faşist bir zihniyete sahiptir.

(Sabri Karaman)

Bir Cevap Yazın