Savaşlar ve toplumsal değişimler varoluş da kısa bir tarih dilimi olarak algılansa da detay gözlemde hiç de azımsanmayacak bir yoğunluğa ve olaylar örgüsünü sahip gibi durur… Şimdiki zamanda insanın kurmuş olduğu yaşam formu ve onun sonuçları uygarlığın aşırı iştahına endeksli ve belki de ona sebep insan kozmik düşünce ile uyum halinde bir dünya yaşamı kurmayı başaramıyor. 4,5 milyon senelik ömürde 14 bin yıl merdanelikte gezen, mestanelikte şarap içen, dara düş olan/son beş bin yılını kaleme döken İnsanın yaşamı efendisiz toplum bilincinden gönüllü kulluğa nasıl ulaştı?  Kuşkusuz bu sorunun cevabı kendisinden daha hüzün verici çünkü insanın tarihi bir yanıyla savaşlar ve yıkımlar tarihidir.

İşte bu yazının konusu tarihte büyük bir yıkım yaşamış olan Ermenilerle ilgilidir. Daha doğrusu olaylar sırasında onlara komşu olan Dersimlilerin tavrıyla ilgilidir. Onlar ölüme sürüklenirken komşuları olan Dersimliler ne yaptı? Toplum olarak mesuliyetleri neydi? Komşularının malına/canına kast etiler mi? Vebal aldılar mı? Ya da kulaklarını kapatıp yok mu saydılar onları? Kısacası yukarı Fırat Ermenileri 1915 senesinde 16 ay kaldıkları Dersim’de neler yaşadılar?

İşte bu yazının konusunu direk muhataplarının yazılı ve sözlü beyanları üzerinden

1915 yılında Dersime irtica eden ve orada 16 ay yaşadıktan sonra hayatta kalan Ermeni yazarların beyanlarına dayanarak, mazlumun sözünü önceleyerek bir fikir bir kanaat oluşturmaktan öte durumu anlamaya çalışmaktır hedef. Onlar Dersim’e nasıl ulaştılar? Ne gördüler? Kendilerine nasıl yaklaşıldı? Başlarına ne geldi ve sonradan Dersimde yaşadıklarını nasıl kaleme aldılar? Bu soruların büyük çoğunluğuna cevap arayan Yazar Hovsep Hayreni’nin geniş külliyatlı çalışması olan “Yukarı Fırat Ermenileri/1915 ve Dersim” adlı kitap ilk elden bize konuyu anlamamız için yeteri kadar dokümanter bilgi sunmaktadır. Yöntem olarak öncelik hakkı onlardadır diyerek olayları bizzat yaşamış ve durumun muhatabı olan Ermeni yazarları dinleyelim.

“Dersim yoksul, azla yetinen fakat isyancı ve gururlu Bu aşiretler 16 ay boyunca bir parça ekmeklerini ve ayranlarını bizimle bölüştüler

Dağlık ve az topraklı yöreleri içinde bir o kadar zorlu işler görürlerdi. Büyük mahrumiyet ile bir yerde bağımsız ve Özgür olmanın bedelini ödüyorlardı

Hükümetin tehditlerine ve ültimatomlarına rağmen kendi yanlarına sığınmış olan Harput/Palu/Çarsancaklı/Çemizgezekli/Eğinli/Armıdanlı/ Ermenileri teslim etmediler. Önemsiz istisnaların dışında sığınmacılar için yarı aç yarı tok da olsa hayat çekilir oldu. Ayakkabılarımız giyilmez hale gelince ölmüş eşek derisinden çarıklar diktik/ elbiselerimiz olmayınca Kürt giysileri kullandık/ sabun yokluğunda bitlendik birçoğu tifoya yakalandı yine de Dersimin bir bardak sütü derman olmaya yetiyordu. (V. Bölüm kaçak Ermenilerin sığınağı Dersim. Şavarş Vetsmandyan’ın yazılı tanıklığı sayfa 608. Yazım:1971/Beyrut.)

1915 senesine gelindiğinde neredeyse tüm Anadolu gibi Dersim’de büyük bir ekonomik buhran içindeydi. Fakat Dersim kendi içinde aşiret aristokrasine bağlı bağımsız kabile ve ailelerden oluşuyordu ve kendi kendilerine yetebilen bir tarım ve hayvancılık üretimi içerisindeydiler.  Bu bağımsız aile ve kabilelerden oluşan halk imparatorluk sınırları içerisinde azınlık bir toplumdu(zümre) coğrafyanın kadim halkıydılar ve bu aileler kendi tecrübelerine dayalı yaşamı kurma/üretme/inanç ve gelenekleriyle yaşamı sürdürme ve hayatta kalma becerisine sahiptiler. Muhacir/göçmen ya da başıbozuk değillerdi. Siyasi ve örfi kararlarda kendilerine ait bir iç hukukları vardı. Fakat bağlı bulundukları imparatorluk devleti yüzyılın başında yıkılma aşamasındaydı. 1.Dünya savaşı başladığında Osmanlı hükümeti içeride özel savaş kanunlarından oluşan bir sıkıyönetim şekline geçmişti. 

Yedi ayrı cephede yürütülen savaşlar kaybediliyordu. Doğu cephesinde Rus çarlık ordusu 1 Kasım 1914 de Erzurum’a girdi ve III. Ordu komutanı İzzet Paşa çaresizce Rus askeri ilerlemesini durdurmaya çalışıyordu fakat yukarı Fırat havzasında asıl büyük çöküş 1915’in Ocak ayında Sarıkamış faciası ile son buldu. Osmanlı ordusunun bu durumu bölgede bir otorite boşluğu yaratıp Dersim aşiretlerine kısmi bir nefes alma imkanı sağlasa da tüm yukarı Fırat sakinleri için bir varlık/yokluk dönemi başladı. Ocak ve Şubat ayları geride kaldığında Ermeniler için ürkütücü işaretler oluşmaya başladı.  Niyet açıkça ortaya dökülmediği için tehcire sıra gelmeden Ermeni cemaat öncülerinin, aydınlarının ve tavır geliştirebilecek erkek nüfusun sinsi yöntemlerle kapana alınmaya çalışıldığı bir ön aşama yaşanıyordu. 

Tamda bu aşamada Çemişgezekli Vetsmanyan sürecin muhasebesini yaptığı anılarında özel başlıkla yer verdiği Dersimlilerin öngörüsü Konuya ilişkin dikkate değer bir bölümdür. Hovsep Hayreni- Yukarı Fırat Ermenileri adlı çalışmasından okuyalım…

“Dersimli dost Kürtler o sıralar bizim kulaklarımıza şöyle fısıldamayı ihmal etmemişlerdi… Kirvalar uyanın! Kendinize gelin! Nehirlerden aşağıya Ermeni cesetleri dalgalanıyor. (Yazarın notu: Bahsedilen tehcir öncesi Erzurum ve Erzincan kafilelerinde ki kurbanların Fırat üzerinden aşağıya ulaşan cesetleridir) sizin başınıza korkunç bir tuzak örülmektedir. Kıymetli neyiniz varsa yanınıza alıp bize sığının

Bizler bu samimi çağrıların gerçek anlamını idrak edemedik. İdrak etmediğimiz gibi bu çağrıları Kürtlerin soygun iştahının kabarmış olduğuna yorduk…”

1915 yılı gelindiğinde birçok ermeni Dersim’e iltica ederek bu politik hakkı Dersim ileri gelenlerinin rızasıyla kullanmışlardır. Dersim’e sığınmış orada barınmış ve güvenli bir şekilde geçiş yapmışlardır.

O günlerde Ermenilere bireysel planda sahip çıkma örnekleri ülkenin birçok yerinden örnek gösterile bilinir. Bir ağanın ya da beyin ağırlığını koymasıyla koruyucu davranışlarda bulunmuş olabilir ama bölge ve halk olarak verilebilecek yegane örnek Dersim’dir.

Yazar Hovsep Hayreni durumu şu sözlerle özetler “Kızılbaş-Zaza/Kürt aşiretlerinin Ermenilerle görece iyi ilişkileri ve mazlumu kayırmaya yatkın hümanist özellikleri bu bölgenin Ermeniler açısından çekim merkezi olmasını sağlamıştır.” (age: sayfa/ 591)

Ermeni halkı tanıdıklarının yardımı veya kendi olanaklarıyla Dersim aşiretleri arasına sığındı ve sonra temmuz 1916 yılında Erzincan Rusların denetimine girmesiyle mercan dağları üzerinden guruplar halinde Erzincan’a geçtiler. Oradan Erzurum’a ve daha ötesine gitmeyi başardılar.

Dersim eliyle bu felaketten kurtulanların sayısı Ermeni yazar/araştırmacı ve akademisyenlerine göre abartısız 25 binden 40 bine kadar değişen tahmini rakamlar söz konusudur. İlk 16 ay için 10-15 bin daha kesin bir rakam gibi gözüküyor zaten devletinde iade edilmesini istediği rakam 10 bin Ermeni vatandaşıdır.

1919 senesinde bölgeyi dolaşan ve aşiret ileri gelenleriyle görüşen İngiliz istihbarat subayı binbaşı W. Charles Noel Dersim’de kurtulan insan sayısını ülkesine 25 bin olarak raporlamıştır. Ayrıca görüşme yaptığı Kürt/Alevi aşiretlerinden Elbistan/Sinemilli aşireti reisi Tapu ağa güneye doğru kaçan ailelerin kendilerine sığındıklarından bahseder. Noel’in konuyla ilgili yazılı aktarımı şöyledir. “ Ayrıca Tapu Ağa’dan Ermeni sürgünlerine yapılan yardımların ayrıntılarını öğrendim. 1915’de Pazarcık kaymakamı Kürtlere hoşgörüyle yaklaşan bir Lübnanlıydı. Kaymakam Kürt/ Alevilerinin kendi bölgelerinden geçen Ermenilere yardım etmelerini destekledi. Kürtler onlara yanlarında kalmak için barınak sağladı. Tapu ağa bu durumdan kaynaklı Türklerle aralarında bitmeyen sorunların çıktığını anlattı.” 

ALTPOLİTİKA VE KAMUFLAJ

Büyük savaş içeride onlara karşı sürdürüldü ve bir büyük havza insansız hale getirildi. Böylesi büyük bir felaketi yaşayan Ermeni toplumu hayatta kalma içgüdüsüyle dil, inanç ve milli aidiyetlik konusunda kendine başka inanç ve kültürlerin maskesini takarak kendisini kamufle etmiş olabilir ( Ermeni araştırmacı ve akademisyenlere göre bu ortalama rakam 800 bin ile başlayıp 1,5 milyon ile 3,5 milyon insan arasında değişkenlik gösterir)

 Bu anlaşılır bir durumdur. Fakat onların cebren ya da hile yoluyla Alevileşmiş olduklarını söylememiz yerinde bir yaklaşım olmaz. Alevileştirilmiş olmak…? burada “zorun rolü “vardır. Alevileşmiş olmak…? Burada ise “mecburiyet” vardır . Bu ikisi birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Her iki başlıkta sorunludur çünkü sonuç ne olursa olsun Dersim/Alevi inancında  Misyonerlik yoktur. Fakat konumuz 1915 sonrası oluşan mecbur kalmanın sonucu kimlik ve inanç değişikliği (bahsedilen rakam aşırı düzeyde yüksek).

Bu mecburiyeti Der Simon’un efsane/söylencesinde daha açık görürüz. Ezilenin kamufle olma hali kendi içinde gizli senaryo ve altpolitika barındırmasına dönük eşsiz bir örnektir söylence kılık değiştirmenin anatomisiyle başlar ve tabi olanın tahakküme karşı oynadığı kamusal rolle devam eder. Sonuç hayatta kalma mücadelesidir. “Derler ki; Çok eski zamanlarda dağ hayatı yaşayan Hay çocukları kendilerine karşı yapılan büyük bir saldırıyla karşılaştılar yine. Ne yapacaklarını kararlaştırmak için bilge din adamı olan keşiş Der Simon’un yolunu gözlediler. Der Krallığın dışındaydı. Çağrıyı işitti ve onlara doğru yola çıktı. Der yol boyunca konakladı ve yaşananlar hakkında bilgi sahibi oldu. Tedbir olarak yanındakilerle beraber giysilerini değiştirdi.  Daha sonra Başlarına yeşil poşular bağlarlar ve kendilerini Kürt/Alevi din adamı olarak tanıtırlar. güvenli bir şekilde bölgeye ulaştıktan sonra  Der Simon din adamlarını ve köylülerin ileri gelenlerini toplantıya çağırır. Toplantıda mevcut sıkıntılardan kurtulmak için (bir istila/tecavüz girişimine maruz kalmak sıkıntı bu.) onlara din değiştirmeyi önerdi. (Aslında önerdiği din değiştirme değil muhtemelen kendi tatbik ettiği ve hayatta kalabildiği kılık değiştirmeyi diğerlerine de önermiş olması. ) Ancak önerdiği din Türklerin değil komşuları olan Kürt/Alevilerin dinidir. Toplantıya katılanlar Der’in önerisini oy birliği ile razı olurlar.“(DerSimon efsanesi-Dersim Erm.etnografyası/Erm. Bilimler akademisi. Yay. Say 249-250/Çev. Hovsep Hayreni)

SONUÇ

Ermenilerin Dersim coğrafyasında çok eski tarihlerden beri yaşayan yerleşik halklardan biri olduğu herkes tarafından bilinen ve kabul gören bir gerçekliktir. Dersim Ermeniler için yaşamlarını sürdürebilecekleri ve sürdürdükleri bir yurt olma özelliğini koruyor hala. Sözlü tarih projeleri kapsamında dinlenen tanıkların beyanları karşılıklı iyi niyet ve komşuluk ilişkisinin ne denli bir düzeyde olduğunu göstermiştir. Merxolu Agop Demir “Dersimliler diyordu ki Ermeniler gitti gideli bu toprakların bereketi kalmadı..”

Kurnu köyünden İbiş Yurttaş ise “Ermeniler Xarpet’e gidip bir süre sonra geri geldiler kendilerine bu dağ başına neden geri geldiniz diye sorduğumuzda “ Hoyne ma lee Tırku de neyeno lee Kırmancinde yeno” (bizim uykunuz Türklerin yanında gelmiyor Kırmançların yanında rahat uyuyoruz) demişlerdir. Kısacası Sehirli balı yemek her iki mazlum halkın çıkarına uygun değildir. Ayrıca her peygamberin öncelik olarak kendi adına dua etmesinde bir sakınca mevzubahis değildir.

Makalenin tamamı burada: https://dersimgazetesi.net/kose-yazilari/dersimde-16-ay-1915/

Bir Cevap Yazın