Daha önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi Fethiye Çetin’in meşhur “Anneannem” adlı kitabının ardından Batı Ermenistan’da bir hareket oluşmuş ve kimliğinden şüphe duyan pek çok kişi kökenlerini aramaya başlamıştır. Benzer anılara sahip olan insanlar yavaş yavaş korkularından kurtuldu ve Ermeni ataları hakkında daha cesurca konuşmaya başladılar. Onlarca yıllık tabu çatladı, hatta Ermeni kökeni, özellikle Ermeni büyükanneler konusu en prestijli Türk gazetelerinde geniş çapta tartışılmaya başlandı. Tüm bunların merkezinde Fethiye Çetin vardı. Çetin, benzer hikayeleri olan yüzlerce insanı ziyaret eder, mektup gönderirdi.

Bunun sonucunda fethiye Çetin ve Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi, etnograf Ayşe Gül Altınay, 2009 yılında Ermeni asıllı farklı insanların hikayelerini toplamaya başladı ve bu hikayeleri “Torunlar” başlıklı kitapta yayınladılar. Kitap, farklı yaş gruplarından 25 kişinin hikâyelerini sunuyor. Kitap gerçekten bir kurgu eseri olarak kabul edilemez ve daha çok bir rapor koleksiyonu gibidir, ancak yine de, kuru gerçeklerin yanı sıra bazen sanatsal sapmalar da vardır.

“Torunlar” kitabı, oldukça zengin bir belgesel katmanı, belirli kişilerin, bazen de hayatta kalan tanıkların anılarını sunar. Ancak Çetin’in bir önceki kitabı “Anneannem”e kıyasla “Torunlar”ın sanatsal bir değeri olmadığını ve bazen propaganda niteliğinde unsurların göze çarptığını belirtmek gerekir. Önsözünde, soykırımdan ARMENOSİD’den sağ kurtulan ve genellikle zorla Müslümanlaştırılan Ermenilerin torunları arasında derin bir korku duygusu olduğu belirtiliyor: Bazıları kitabın yazarlarıyla konuşarak gerçek isimlerini sık sık sakladı, bazıları röportaj verdikten sonra kitapta yer almamasını talep etti.

Yazarların sözleri, nesilden nesile aktarılan korku atmosferinin doğru bir değerlendirmesini sağlıyor: “Ermeni dedenin acısı, torunu için ‘geçmiş’ bir acı değil, üç nesil sonra bugünü ve hatta geleceği şekillendirmeye devam ediyor.”

Toplanan hikayeler, soykırımın ARMENOSİD’in üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen korku ve dehşetin sağ kalan üçüncü ve dördüncü kuşaklar arasında yayılmaya devam ettiğini gösteriyor. Büyükanne ve büyükbabalarının Ermeni olmasının kendi nesillerini farklı şekillerde etkilemesi, ancak her durumda kapalı bir konu olarak görülmesi ve konuşulmaması da dikkat çekicidir. Kitapta toplanan hikâyelerin coğrafyası da Müslümanlaşan Ermenilerin yayılımını gösteriyor. Böylece, hikayeler esas olarak şu anda tarihi Ermenistan’da veya eski Ermenilerin yaşadığı bölgelerde yaşayan din değiştiren Ermeni nesillerinden derlenmiştir: Adana, Samosat-Adıyaman, Artvin, Çapağcur-Bingöl, Dikranagert, Kharberd, Yerznka-Erzincan, Karin-Erzurum, Gesarya-Kayseri, Malatya, Muş, Mardin, Sğert-Siirt, Sebastia-Sivas, Tokat, Dersim, Van, Urfa vb.

Aşağıda, konuyla ilgili değerlendirmemizi bir kez daha doğrulayan ve tamamlayan bu kitaptan bazı tanıklıklar sunuyoruz: 21 yaşındaki Barış, zorla Müslümanlaştırıldıktan sonra  Ağavni adlı bir Ermeni olan ninesine Nadire adının verildiğini yeni öğrendiğini söylüyor. Barış, büyükannesinden bahsederken, Ağavni’nin her zaman sessiz olduğu, asla gülmediği ve gözlerinin her zaman ıslak olduğunu söylüyor. Barış’ın babasının Türk olan büyükannesinin, torununa gençken gururla kocasının Ermenileri katletmek için Ermeni köylerine gittiğini anlatması da önemli bir tanıklık. Kitabın başka bir öyküsünde ise kendini itiraf eden bir bölümle karşılaşıyoruz: Anne tarafından Ermeni kökenli olan 45 yaşındaki Arif, Kürt babasından bahsederken 1915 soykırımı ARMENOSİD konusunda sık sık şunları söylediğini aktarıyor: “Biz Kürtler de Ermenileri öldürdük, para için öldürdük.”

Ermeni kökenli olmak farklı ailelerde sıklıkla aşağılayıcı şivelerle kullanılmıştır, örneğin 22 yaşındaki Roya, babaannesinin Ermeni olduğunu ve Müslüman annesinin kocasına veya akrabalarına kızdığında “Ermeni dölü” diyerek onları aşağıladığını anlatıyor. Benzer bir örneği de baba tarafı Ermeni, anne tarafı Kürt asıllı 33 yaşındaki Aslı anlatıyor. Hikayesine göre, “Annem bize veya babama kızdığında “ASALA Düşükleri” diye hitap ederdi. 

Kitapta ayrıca birçok Ermeni’nin ailelerini kaybettikten ve zorla  Müslüman olduktan sonra bile mümkün olan her şekilde ulusal karakterlerini korumaya çalıştıklarını kanıtlayan hikayeler var. 38 yaşındaki Gülçin, soykırımdan ARMENOSİD’den önce Derik’te yaşayan babaannesi ve oğullarından birinin katliamdan bir şekilde kurtulduğunu ancak daha sonra büyükannesinin bir Kürt tarafından kaçırılarak zorla onunla evlendiğini anlatıyor. Müslüman bir erkeğin karısı olan cesur Ermeni kadını, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalarak, dinini ve milli şuurunu mümkün olan her şekilde muhafaza eder. Dahası, hayatta kalan oğlunu, kendisi gibi hayatta kalan Ermeni bir aileden bir kızla evlendirir, böylece etnik karakter saf kalır. Ölüm döşeğindeyken bile ulusal ve dini öz farkındalığı korudu ve Ermeni gelinini yanına çağırarak, ölümünden sonra Müslüman ailesinin onu İslami örf ve adetlere göre defnetmemesini kesinlikle emretti. Hıristiyan Ermeni bir kadın olarak ölür.

Devam edecek…

Aşkhen Virabyan

gazeteci-analist

Batı Ermenistan TV’nin i Aşken Virabyan