BATI ERMENİSTAN – “12 Mart” resmi olarak “Erzurum’un Kurtuluş” günüdür. O gün tüm kentte merkezi törenler yapılır. Ermeni ve “Moskof”[Moskovalı!] Rus kılığındaki “temsili düşman kuvvetleri” süngülenir, yerlerde sürüklenir… Kahramanlık öyküleri müsamere edilir.

Aziziye Tabyaları, Nene Hatun’lar, “Kahraman Dadaş” nutukları yeri göğü tutar.

Eskiden “anti-komünizm” ve “Ermeni düşmanlığı” için çifte kavrulmuş bir vesile olurdu. Şimdi daha çok Ermeni düşmanlığı geçerli…

Halbuki tüm bu hamaset, kahramanlık nutuklarının tersine Erzurum, Osmanlı-Türk ordusu için bir kahramanlık değil bir yenilgi abidesidir.

Rusya birisi ’93 harbi denilen 1877’de, diğeri 1. Dünya Savaşı’nda 1916’da olmak üzere iki kez Erzurum’u işgal etmiş,  ikisinde de yenilerek değil, kendisi şehri bırakmıştır.

Yani Osmanlı-Türk kuvvetlerinin Erzurum’da Rusya’ya karşı kazandığı herhangi bir askeri zafer yoktur! Rusya ile burada savaşa girip de onları yendikleri falan yoktur. O halde neyin kahramanlığı veya “kurtuluş”u kutlanır?

Ona bakalım…

1800’lerin başı itibariyle, Erzurum vilayetinde 97.000 Ermeni köyü vardı ve bunların içinde 400.000’den fazla Ermeni yaşamaktaydı. Ancak, 1821-22, 1829-30, 1854-55, 1877-78’de Osmanlı İmparatorluğu’nun önderliği tarafından organize edilen birçok pogrom nedeniyle ve özellikle 65 bin kişinin öldürüldüğü 1895 katliamından sonra Ermenilerin sayısı 203.000’e düşmüştü, Ermeni köylerinin çoğu nüfusunu tamamen kaybetti ve daha sonra buralara Müslümanlar yerleşti.

Erzurum’un Rusya tarafından ilk işgali 1877 Osmanlı-Rus savaşında gerçekleşti. Osmanlı İmparatorluğu 1878 Ayastefenos (Yeşilköy) Anlaşmasıyla ağır yenilgiyi kabul etti; Erzurum ve Kars Rusya’ya bırakıldı.

Osmanlı İmparatorluğu, 16. Madde ile “Doğu vilayetlerindeki Ermeni halkı için idari reform programı uygulama ve güvenliklerine sağlama” sözü verdi.

Daha sonra Rusya’nın ağırlık kazanmasından rahatsız olan Avrupalı devletlerinin, özellikle de Almanya’nın  müdahalesi ile aynı yıl yapılan 1878 Berlin Konferansı’nda Erzurum, yeniden Osmanlılara geri verildi.

Berlin Antlaşmasının 61. maddesiyle “Ermeniler için reform yapma” sözü tekrarlanıyor ve garantör ülkelerin, bilgi ve nezareti şartı kabul ediliyordu. Ermeniler lehine idari reform yapılacak olan “Vilayât-ı Sitte” (4 doğu vilayeti) içinde Erzurum da vardı.

Erzurum’un Rusya tarafından 2. işgali ise 1.Dünya savaşı başlar başlamaz Rusya’ya savaş açan İttihatçıların 1914 Aralık -1915 Şubat aylarında Sarıkamış’ta büyük bir bozguna uğramaları sonucu gerçekleşti.

Rusya ilerlemek için acele etmedi. Rus Kafkas Ordusu Erzurum’a ancak bir yıl sonra Nisan 1916’da ulaştı. Herhangi bir direnişle karşılaşmadan kenti teslim aldılar.

Ne var ki Osmanlı Devleti geçen sürede boş durmamış, Ermeniler için söz verilen idari islahattan ve bunun sonucu Ermenilerin bağımsızlığından kaçınmak için geniş kapsamlı bir sürgün ve soykırımı yürürlüğe sokmuştu.

Çünkü Osmanlı Devleti Ayastefanos ve Berlin Antlaşmalarında taahhüt ettiği Ermeni Reformu’nun 36 yıl ayak sürüdükten sonra, nihayet  8 Şubat 1914’de somut bir programla kabul edip, imzalamıştı. Sadrazam Sait Halim Paşa ile Rusya adına Konstantin Gulkeviç arasında imzalanan bu sözleşme ile reformlara nezaret edecek olan Avrupalı müfettişler bile belirlenmişti. Örneğin Erzurum, Sivas ve Trabzon vilayetleri için Norveç ordusundan Binbaşı Hoffmüfettişlik yapacaktı.

Ermenilerin tehcir edilmesi kararıyla, reform planı geri dönüşsüz ortadan kaldırılmış oluyordu.

1915’de Erzurum’un yerlisi Ermeni ahali 5 ayrı konvoy halinde tehcir edildi.

17 Haziran 1915’de, sürülen Ermenilerin ilk konvoyu Erzincan’a gönderildi ve Harput’a ulaşmadan önce imha edildi. 400 polis memuru nezaretinde gerçekleştirilen ikinci konvoy, Bayburt’taki çeteler tarafından saldırıya uğradı. Hayatta kalanlar Kamah-Eğin-Arabkir-Musul yolu boyunca öldürüldüler. 3.000 kişiden oluşan üçüncü konvoy Kamah’ya ulaşmadan önce kesildi. 9 bin kişiden oluşan dördüncü konvoy Fırat Nehri’ndeki Aşkale ve Kamah Boğazı bölgesinde yok edildi. 18 Temmuz’da şehirden çıkartılan Ermenilerin beşinci konvoyu da ilk dördünün kaderi bekliyordu.

O zaman basında çıkan haberlere göre, Rus ordusunun gelmesinden önce 1916 yazına kadar “Erzurum kent merkezi ve çevre çevredeki köylerden 65 bin Ermeni yok edilmişti. Ruslar Erzurum’a girdiğinde yalnızca 50 Ermeni kamıştı: Onlar da Türk ordusunun ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikli ustalardı…

Rusya’nın Erzurum’u almasından sonra 1916 yazında, burada katliamdan kaçan Erzurum sakinlerine yardım etmek ve kendi ülkelerine geri dönmek için Mülteciler Komitesi oluşturuldu. Hastane ve yetimhane okulu kuran Moskova Ermeni Komitesi, Erzurum’da faaliyete geçti. Yaralar onarılmaya çalışıldı. 1917 yılında Erzurum askeri komutanı tarafından atanan K. Çakıryan, yüzlerce geri dönen mülteciyi şehir ve köylere yerleştirilmişti. Bu sayede 25 bin kadar Ermeni tekrar yerleştirilebilmişti.

Rus Kafkas Ordusu 1916 Nisan’ından 1917 Ekim devrimine kadar Erzurum’da kaldı.

1917 Nisan’ında demokratik bir devrimle Rus Çarı devrildi ve parlamento yönetime el koydu. Sol grupların da desteklediği Kerensky’nin başbakanlığında Geçici Bir Hükümet kuruldu. Kerensky Hükümeti döneminde Rusya’nın tüm cephelerdeki ilerlemesi ve askeri aktivitesi durmuştu.

Ne var ki yönetimdeki siyasi kriz ağırlaşarak devam etti ve bu kez Ekim 1917’de Bolşevikler ülke genelindeki Sovyetler (İşçi, Köylü ve Asker Konseyleri) eliyle yönetime el koydu. Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) savaştan derhal çıkılmasını ve acilen barış yapılmasını istiyordu.  Nitekim Bolşevik liderliğinin yaptığı ilk iş Rusya’nın savaştan çıktığını ilan ederek acilen Barış Konferansı çağrısı yapmak oldu.

Bolşevik Hükümet, 5/18 Aralık 1917’de Osmanlı ordularıyla bir ateşkes imzaladı. Böylece Osmanlı imparatorluğu ile Rusya arasındaki savaş fiili olarak sona ermiş oldu. Rusya kısa sürede işgal ettiği bütün cephelerden askerini çekeceğini ama bu yerlerdeki yönetim biçimine orada yaşayan halkların karar vermesi gerektiğini belirtiyordu. Buna karışmayacaktı.

Hem askeri olarak çekildiği cephelerde hem de İmparatorluğunun genelinde nasıl bir yönetim oluşacağı henüz belli değildi.  Bolşevik Devriminin temel ilkelerinden olan “ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI” gereğince birçok yerde bağımsız ya da federal devletler ilan edilmeye başlanmıştı.

Bunlardan biri de 15/28 Kasım 1917 Tiflis’te bir Güney Kafkasya Komiserliği’dir. Yetkisi, Güney Kafkasya Meclisinden (eski Kafkasya Seymi) kaynaklanan bu komiserlik yerel otoritelerin bir koalisyonu gibiydi. Boşalan otoritesinin yerini doldurmayı uman Azeri önderler, Gürcü toprak sahipleri, yönetici bir sınıf olmayı uman radikal Gürcü aydınları…

Gürcü ağırlıklı bu komiserliğin başkanı Gegeçkori idi. Tiflis’te toplanan Kafkasya Seym’i artık Duma’ya, Petrograd’a milletvekili gönderemeyecekti. Öncelikle bağımsızlık talep etmiyor, sadece kurucu meclis Petrograd’da toplantıya çağırılıncaya kadar otorite talebinde bulunuyordu. Ama Bolşeviklere de karşı olan komite, kurucu meclisin dağıtılmasından sonra kurulan Rusya Sovyet Hükümetini reddettiği için de facto olarak bağımsızlık statüsü kazanmaktaydı. Böylece, bu bölgede GÜNEY KAFKASYA BİRLEŞİK HALK CUMHURİYETİ kurulmuş oldu. Erzurum vilayeti de bu hükümetin nüfuz alanı içinde kalıyordu.

Rusya çekiliyordu fakat Trabzon, Erzincan, Erzurum, Muş, Bitlis, Kars, Ardahan, Batum’a kadar olan bölgedeki askeri birlikler artık Rusya’nın değil, Güney Kafkasya Birleşik Halk Cumhuriyeti’nin emrine girmiş olmaktaydı. 1918’in Şubat-Mart ayında Kafkasların Güneyinde Rus ordusuna mensup hiçbir askeri birlik kalmamıştı..

Aynı şekilde Rus ordusunun çekildiği yerlerde yönetimi yerel güçler de ele almaya başladı. Başlıca dört bölgede, Trabzon, Erzincan, Oltu ve Kars‘ta “Şûra” (yani Sovyet) hükümetleri kuruldu.

Çekilme ve devir teslimde ise tam bir karmaşa hakimdi. Rus askerlerinin çoğu “Savaşa karşı barış” sloganıyla artık silahlarını bırakmıştılar, savaşmak istemiyor bir an önce evlerine dönmek istiyorlardı, disiplin bozulmuştu. Birliklerin hangi komutanlıklara bağlı olacağı da büyük bir sorundu.

Kağıt üzerinde çözülmüş gibi görünen hiçbir şey fiilen işlemiyordu. Rus subayları da yerel yöneticilerin emrine girmek istemiyor, garnizonlara kimin nasıl hakim olacağı da belirsizdi. Emir komuta zinciri ve askeri örgütlenme yerini kaos ve karmaşaya bırakmıştı.

Aynı şekilde FEDERATİF bir devlet kurmuş olsalar da Gürcü, Ermeni ve Azeri yönetici ve partileri arasında da nasıl bir yönetim ve paylaşım  yapılacağı konusu keskin bir rekabet, ve çelişkiler vardı. Kendi kaderini tayin hakkı ilkesine ters olarak yönetim, Bolşevik hükümet tarafından henüz tanınmamıştı.

13 Ocak 1918 günü Petrograd’da Pravda gazetesinde Lenin ve Stalin imzalı “13 nolu Decret” diye anılan bir bildiri yayınlandı. Bu bildiri Ermeni sorununun nasıl ele alınacağına dair Bolşeviklerin resmi görüşünü yansıtıyordu. [1]

“… İşçi ve köylü hükümeti Rusya’da ve Türkiye’de, Ermenilerin isterlerse tam bağımsızlığa dek kendi kaderlerinin tayin etme haklarını destekler. Komiserler Meclisi (Bakanlar Kurulu) bu hakkın gerçekleştirilmesinin ancak özgür bir referandum için önceden inancalar sağlanmasıyla olabileceği kanısındadır. Bu inancalar şunlardır:

1- Türk Ermenistan’ı sınırlarından askeri birliklerinin çabucak çekilmesi ve durmadan bir Ermeni milisi kurulup orada can ve mal güvenliğinin sağlanması.

2- Yakın bölgelere sığınmış olan Ermeni göçmenlerinin yerlerine dönmeleri,

3- Savaşın başından beri Türk hükümetince sürülmüş olan Ermenilerin yerlerine dönmeleri,

4- Demokratik ilkelere göre seçilmiş saylavlardan kurulmuş geçici bir Ermeni ulusal hükümetinin oluşturulması. Bunun koşulu Türkiye barış görüşmeleri sırasında ileri sürülecektir,

5- Bu yönlerin gerçekleşmesi için Kafkas İşleri Komiseri Şomiyan/Şahumyan/, Ermenilere yardım edecektir,

6- Ermeni topraklarının yabancı birliklerce boşaltılması için karma komisyon kurulacaktır.”

30 Ocak 1918’de Traskafkasya’ya bağlı Ermeni devletinin restorasyonu ilan edildi ve başkenti Erzurum ilan edildi. Bölgenin Güney Kafkasya Cumhuriyetinin denetimine geçmesi üzerine kendisine general rütbesi verilmiş olan Ermeni Gönüllü Alayları’nın komutanı Antranik Ozanyan, idareyi almak üzere Şubat 1918’de Erzurum’a gönderildi.

Fakat Rusların savaştan çıkması ve Kafkas Cephesi’nin çöküşünden bölgedeki karmaşa ve otorite boşluğundan istifade etmek isteyen Kâzım Karabekir komutasındaki Osmanlı 3. Ordusu, 15 Şubat 1918’den itibaren Rus-Türk ateşkesini ihlal ederek Ermenilerin güçlenmesine fırsat vermemek için hızla Rusların boşalttıkları yerlerde tekrar yönetimi almak üzere ileri hâreketa başlamıştı. İlk olarak Trabzon’daki yerel yönetime son verilmişti bile.

Antranik, Erzurum’a ulaştığında tam bir kargaşa ve otorite boşluğu ile karşılaştı. Kentte en az on otonom askeri grup bulunuyordu. Kimse kimseyi dinlemiyor ve herkes birbirine emirler yağdırıyordu.

Örneğin, Erzurum’daki Doğu Ermeni Ulusal Konseyi’nin lideri Dikran Ağamalyan’ın emrinde 4.600 kadar asker vardı fakat o bir savaş ağası ve bir suç örgütü lideri gibi hareket ediyordu. Kontrol ettikleri ve Ruslardan devraldıkları cephanelerdeki silahları satarak paraya çevirmekten tutun da, rüşvet alıp vermeye, Rus subaylarına eğlence sağlamaya kadar bir yığın etik dışı işler… Ağamalyan siyasi olarak da 1914 sınırlarına geri çekilme (Sarıkamış-Kars sınırına) düşüncesindedir. Erzurum’u savunmak gibi bir  perspektifi bulunmamaktadır.

Ağamalyan, Antranik’in Erzurum’a görevlendirilmesinden de hoşnutsuzdur. Bunun temelinde Rusya’nın yönetiminde yaşamış Doğu Ermenileri ile Osmanlı yönetimi altında yaşayan Batı Ermenileri arasındaki, düşünsel, siyasi ve psikolojik farklılıklar da yatmaktadır. “Doğulu” Ermeni liderler Batı Ermenistan’ın savunulmasına isteksizdir ve onu kaybedilmiş bir dava olarak görmektedir

Ağamalyan’ın dışında Erzurum’da şu gruplar etkindi:

  • Özel birliği bulunan Moskova Ermenileri Komitesi temsilciliği;
  • Gürcü kökenli Rus generali Otişelitze’nin subay birliği,
  • General Torkomve Sivaslı Murad’ın kendilerine bağlı birlikleri;
  • Kiği ve Baberd birlikleri;
  • Osmanlı Ordusunun, şehir içinde silahsız ve sivil olarak bırakılmış 4.birliği…

Rusya’nın çekilmesinden sonra şehrin savunması bir bakıma kendi kaderine kalmıştı. Şehrin savunması Ermeni birliklerine kalmakla birlikte Erzurum cephesinin genel komutanı Rus generali Otişelitze’ydi.  O da Sarıkamış’ta ikamet ediyordu. Genel komutanlığın Güney Kafkasya Hükümeti’ne bağlı olması gerekiyordu ama gerçekte öyle miydi?

Böylece birbiriyle koordinesiz ve hedefsiz bu birlikler adeta Osmanlı Ordusu gelinceye kadar gün dolduruyorlardı. Osmanlı ordusu ilerlese de en çok 1914 sınırlarına kadar olacağı gibi bir inançları vardı; oysa Antranik, Osmanlı ordusunun asla durmayacağını Bakü’deki petrol yataklarını de ele geçirinceye kadar asla durmayacağını düşünüyordu.

Antranik Paşa, Erzurum’a ancak 16 Şubat’ta ulaşır. Öncelikle birlikler arasında koordinasyon sağlamaya çalışır ve 500 kişiden oluşan bir savunma birliği oluşturur.

Kentteki birlikler arasında koordinasyon ve disiplinin sağlanması için … Bu tür sürtüşmelerin giderilmesi için toplantılar düzenlenir. Toplantıya katılanlar bütün topçu subayları 2 İngiliz subayı, Albay Morel, Zinkeviç Dolukhanov, Torkum, Antranik, Dr. Zavriev’dir. toplantılar düzenlenir. Antranik’in de bir Ermeni olması bölgedeki Rus subaylar arasında hoşnutsuzluk yaratır. Ermeniler için hizmet yapmak istememektedirler. Eğer, bölgede bir Ermeni hükümeti olacaksa istedikleri cepheye gönderilebilme serbestliğinin sağlanmasını istemektedir.

Ertesi gün Antranik, öldürülen ister Ermeni ister Müslüman olsun, her katilin kesinlikle yakalanıp aynı şekilde cezalandırılacağını, Müslümanların çekinmeden ticaretlerini sürdürebileceklerini ve tarlada çalışmak üzere topluca gönderilen işçilerden geri gelmeyen Müslümanlar olursa, bunları toplayan mahalle üyelerinin kayıpların hayatlarından sorumlu tutulacağını bildiren Türkçe büyük levhaları Erzurum sokaklarına yapıştırır.

Karmaşanın bir iki günde çözülme imkanı yoktur. Antranik, Tiflis’teki Güvenlik Konseyi’ne yazdığı rapordu durumu şöyle özetlemişti:

“Kelimenin tam anlamıyla kaos… Otişelitze emrediyor, Ulusal Konsey emrediyor, Şehirler Birliği yetkilisi Ağamalyan emrediyor, Taşnak yetkilileri emrediyor… Sabah kim erken kalkarsa o emrediyor. Emir alan kimse yok ki ben de ona emredeyim.”

Antranik’ın en büyük umudu eski silah arkadaşlı Sivaslı Murad ile Bitlis ve Kiğı’daki birliklerdir.

Sivaslı Murad Paşa, Rus ordusunun çekilmesi ardından Dersim ve Koçgiri’deki Alevi Kürt aşiret reisleriyle ve ulusal önderlerden Alişer Efendi ile uzun vadeli işbirliği için görüşmeler yapmıştı. Her iki tarafın da birbirlerine karşı olan güvensizlikleri aşılamadıysa da Albay Morel’in de yardımıyla Erzincan’da, Ermeni, Kürt ve Türk temsilcilerden oluşan bir yerel yönetim (Konsey) oluşturmayı başarmışlardı.

Erzincan Sovyeti uzun ömürlü olmadı. Dersim aşiretleri sonunda Osmanlı hükümetinden yana tavır aldılar. Erzincan’ı elde tutmak mümkün olmadı. Sivaslı Murad emrindeki birlikler ve siviller ile birliklerle Erzurum’a doğru geri çekildi.

Bitlis ve Muş cephesindeki Simpad ve Şebuh da geri çekilerek Erzurum’a geldiler. Fakat ellerinde çok az sayıda savaşçı kalmıştı.

Bunlar olurken 3 Mart 1918’de Brest-Litovsk’da Rusya’nın savaşan devletler ve Osmanlı İmparatorluğu ile imzaladığı barış antlaşması cephedeki durumu bir kez daha belirsizleştirdi. Osmanlı Ordusu komutanı Vehip Paşa, General Antranik’e çektiği telgrafta Brest-Litovsk’a göre Rusya’nın Batum’a kadar bütün bölgeyi kendilerine bıraktığını belirterek ve Erzurum’u teslim etmelerini istemektedir. Antranik buna red cevabı göndermiştir.

Durumu görüşmek üzere toplanan Erzurum Askeri Konseyi (Gn.Antranik, Alb.Morel, Alb. Zankiyeviç, Bejanbekov ve siyasi komiser Dr.Yakbo Zavriyev) kale şehrin bu koşullarda savunmanın imkansız olduğu ve Kafkasya’ya doğru geri çekilme kararı alırlar. Haberi duyan sivillerde de panik içinde kaçışlar başlamıştır.

Antranik muhaliftir ama bu kısa zaman için de yapıp toparlayabileceği bir şey kalmamıştır. Albay Torkom’la birlikte son ana kadar bazı tedbirler almaya çalmışmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Şunu söyleyecektir:

“Yalnızım, Erzurum surları altında yalnız düştüm. Bunu gelecek nesillere böyle aktarın!”

Ermeni gönüllü alaylarının savunma gücü yoktu; çünkü kitle tabanı olacak ahali ya sürülmüş ya öldürülmüştü. Zaten Osmanlı ordusu, Kürt aşiret alaylarını da yanına almıştı.

Antranik’in üç hafta içinde cepheyi toparlama şansı yoktu. Birlikleri Kars’a doğru geri çekilir.

12 Mart 1918’de, Wehib Paşa komutasında ilerleyen 25.000 kişilik Türk ordusu KİMSEYLE SAVAŞMADAN rahatça Erzurum’a girdi.

Kısaca Osmanlı-Türk ordusu Rus askerlerinin boşalttığı Erzurum’u geri aldı ama kahramanca savaşılıp “kurtarılarak” değil, Rusların zaten savaştan çıkmaları, Ermenilerin de şehri savunacak güçleri olmaması nedeniyle oldu bu…

Ermeni birliklerinin geri çekilişi Serdarabad’a kadar sürdü. Birlikler burada toparlanıp saldırıya geçerek 25 Mayıs 1918’de Osmanlı ordusuna karşı büyük bir zafer elde ettiler ve onları durdurmayı başardılar. Eğer bu savaş kazanılmasaydı, kuşkusuz bugünün Ermenistan’ devleti belki de kurulamayacaktı. Çünkü Osmanlı orduları hiçbir anlaşmaya uymayarak Baku’ye kadar gitmişlerdi. Ancak Ekim 1918’de Mondros ateş-kes anlaşmasıyla birlikte yenilgiyi kabul edip geri çekilmek zorunda kaldılar.

Bugün 12 Mart (1918), aslında bir vatan savunması veya askeri kahramanlık öyküsü olarak değil, Batı Ermenistan’ın tarihe “gömülme” sevinci olarak kutlanıyor…

Tarihsel “Rus düşmanlığı” ile “Sovyetler Birliği” şahsında “anti-komünizm” yükselen değer olunca Erzurum’un “kurtuluşu” hep Ermeni, Rus ve komünizm düşmanlığı günü olarak kutlandı. Eğer Erzurum’un “kurtuluşu” (geri alınışı) kutlanacaksa bunu Ekim devrimi ve Bolşeviklerin savaş karşıtı politikalarına, daha sonra da Kemalist Ankara hükümetini desteklemiş olmalarına borçlu olmaları nedeniyle, Türk devlet bürokrasisinin o günü “Bolşevizme Şükran Günü” olarak kutlamaları daha hakkaniyetli olurdu.

Sonuç olarak; bu dönemin Türk resmi tarihinin tüm çarpıtma ve yalanlarından arındırılarak öğrenilmesi önemlidir. Özellikle “Türk Kurtuluş Savaşı” denen Türk ulus devlet kurma sürecinin nasıl ve hangi koşullarda gerçekleştiğini anlamak bakımından gereklidir.

Bu yıl Türkiye “Milli Mücadele”nin 100. Yılını (19 Mayıs 1919) kutlama babından resmi tarih yalanlarını tazeleyecek. Ben de elimden geldiğince bu dönemde olup bitenleri “karşı tarih”, “alternatif tarih” yaklaşımıyla ezilen halkların, kültürlerin ve emekçilerin cephesinden tartışmaya çalışacağım.

Recep Maraşlınupel.net

Hatırlatalım ki, 29 Aralık 1917 tarihinde, Sovyet Rusya’nın Halk Meclisi Konseyi tarafından kabul edilen “Türkiye Ermenistan’ı Hakkında”ki (Batı Ermenistan) kararnameyle Ermenilerin tam bağımsızlığa kadar varabilecek kendi kaderini tayin hakkını tanıdı. Batı Ermenistan’ı ayrıca 19 Ocak 1920 tarihinde Paris Konferansında Müttefik Devletler Yüksek Konseyi de facto ve 11 Mayıs 1920 tarihindeki San-Remo Konferansı sırasında ise bağımsız ve egemen bir devlet olarak de jure tanındı.

Sınırları, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson tarafından 22 Kasım 1920, Bitlis, Van, Erzerum ve Trebizond illeri dahil, tarihinde çizilmiş olmasına rağmen, Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT) bunu Türkiye’nin işgali sebebiyle tanınmaktadır.

Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT) bunu Türkiye’nin işgali sebebiyle tanınmaktadır.

Batı Ermenistan Devleti, Türkiye tarafından esir alındığı için “BMT” tarafından tanınmadığını zorunlu olarak hatırlatırız.

1894’ten 1923 yıllarına kadar Batı Ermenistan’ın işgal altındaki topraklarında yerli otokton Ermeni halkı üç Türk hükümetleri tarafından Soykırıma uğratıldığın da ayrıca hatırlatırız.

Karin (Erzrum), 1920 yılında müttefik devletler tarafından tanınan Batı Ermenistan’ın resmi başkentidir.

http://www.western-armenia.eu/stat.gov.wa/arm/2014/Nakhaqahagan_Hramanaqir_11_Garin-16.02.2014.pdf.pdf

[1] http://www.western-armenia.eu/news/Actualite/2018/Histoire_du_Decret_russe_sur_l_Armenie_turque-12.01.2018.pdf