Ermeni mimarisini inceleyen Vakıf, okuyuculara Samvel Karapetyan’ın üç dilli (Ermenice, Rusça, İngilizce) “Medeniyet dışı Azerbaycan” başlıklı kitabını sunuyor.

1918 yılında, vaftiz babası olan Türkiye’nin aktif katılımı, desteği, diplomatik zaferiyle, kısmen Ermeni beşiği kısmen de Ermeni kültürüyle kaplı, tarihi  Ağvank sınırları içinde  yeni oluşturulan ve adına Azerbaycan Cumhuriyeti denilen uyduruk bir devlet kuruldu.

Gerçekte Kemalist-Bolşevik siyasi çıkarlarının çakışmasıyla, tarihi Artsakh ve Utik eyaletleri, Nahçıvan bölgesi ve Sünik eyaletinin Kaşatağ, Kaşunik ve Kovsakan ilçelerini Ermenistan’dan kopararak 1920’lerin başlarında önceden tanımlanmış sınırlarla

Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti oluşturuldu. (1918’de kurulan Musavat Azerbaycan’ın bir çok bölgesinin Ermenistan Cumhuriyeti ile belirsiz ve tartışmalı sınırları vardı).

İlk yıllardan itibaren, bu yeni oluşturulan cumhuriyetin yetkilileri, Ermeni tarihi anıtlarına karşı düşmanca olmasa da, en azından ayrımcılıkta bulundu.

Azerbaycan’da ortaya çıkan yerli Ermeni tarihinin geniş alanları kültürel olarak  iki farklı ortamı temsil ediyor.

Birinci grupta, 4. yüzyıldan beri Hıristiyan olan ve 10. yüzyıldan tarihin sahnesini terk eden ve herhangi  kaynakta kanıtı olmayan Ermeni medeniyeti de dahil olmak üzere, bölgenin binlerce yıllık  yerlilerine ait ve Kura’nın sol kıyısında bazı Ağvank kabileleri tarafından yaratılan maddi kültürün sayısız anıtları bulunmaktadır.

İkincisinde, Türk (aynı zamanda Türkmen ak koyunlu ve kara koyunlu) ve Kürt etnisiteli farklı kabilelerden, Fars kökenli hükümdarlardan ve zorla müslümanlaştırlmış bir dizi yerli halktan miras kalan çok daha az sayıda ve sınırlı anıtlar bulunmaktadır. Bunlar arasında genellikle  daha çok 17. ve 18. yüzyıllara ait hanlık konakları, camiler, mezarlar ve mezar taşları yer almaktadır.

1920-1940 yılları arasında tüm Sovyetler Birliği  din karşıtı, ateist ideolojisiyle dalgalanırken  Azerbaycan’da hiçbir caminin yıkılmadığı, ancak yenilerinin inşa edildiği, ve bunun aksine düzinelerce ortaçağ manastırı ve kilisenin yerle bir edildiği malum.

1950-1960 yılları arasında, Sovyet yönetimi ibadet anıtlarına karşı kör anti-dinsel mücadeleden vazgeçtiğinde, Azerbaycan’da devlet himayesinde Ermeni ortaçağ anıtlarının  (manastırlar, kiliseler, şapeller ve haçkar adlı mezar taşlı mezarlıklar) kitlesel katliamı devam ediyordu.

Azerbaycan’da bulunan Ermeni anıtlarının  devlet politikasıyla yok edilmesi 

aslında sadece durdurulmamakla kalmadı, 1960’lardan sonra bile dinmedi.

Siyasal siparişi yerine getiren Azeri tarihçileri ve mimarları aniden ağız birliği etmişcesine 11. yüzyıla kadar inşa edilmiş tüm Ermeni anıtlarını “Ağvan” olarak ilan ettiler (Kura nehrinin sol kıyısındaki yukarıda belirtilen Ağvank kabilelerinin eski varlığına dayanarak).

Vurgulamak lazım ki Kura nehrinin sağ kıyısındaki ve Nahçivan’daki “Ağvan” etiketli Ermeni anıtlarının yaygın yıkım süreci 1991’de Azerbaycan’ın bağımsızlığından bu yana benzeri görülmemiş seviyelere ulaştı ve mevcut verilere göre aynı hızla halen devam ediyor.

Artsakh kurtuluş savaşı sırasında hasar gören tarihi anıtlara gelince, kısa bir süre olsa da (1991-1992), sadece Azerbaycan silahlı kuvvetlerinin kontrolü altında olan anıtların değil, aynı zamanda askeri operasyonların çok uzağında bulunan anıtların da yok edilmesi dikkat çekicidir. 

1994 Mayıs ayındailan edilen ateşkesten sonra ve günümüze dek, Azerbaycan’daki genel olarak Ermeni anıtları ve özellikle kült-anıtsal anıtları ve mezarları, ülkenin askeri güçlerini bile dahil ederek en yüksek devlet düzeyinde yok edilmeye devam ediyor.

Azerbaycan yetkililerinin Ermeni tarihi eserlerini inkâr politikasının özünü sunarken 1915’ten beri Batı Ermenistan’da, 1974’ten beri Kuzey Kıbrıs’ta, 1996-2001’de Afganistan’da (Bamyan), 2008’den beri Kosova’da (örn. Petrik, Suvareka, Puduyevo, Muştişte) 2012’den beri Suriye’de. (ör. Rakka, Palmira, Deir ez-Zor), 2014’ten beri Irak’ta  (ör. Musul, Nimrut, Hatra) uygulanan vandalizmle aynı olduğunu fark etmek zor değil.

Başkalarının anavatanlarında yaratılanlar, Türk devletlerinin dünya medeniyet mirasına olan yaklaşım ve eylemlerinin aynı olduğu açıktır ve aslında, yerli halkların tarihsel gerçekliğini kanıtlayan maddi kültürel mirasından kurtulmayı amaçlamaktadır.