Dadivank’s khatchkars in 2015

Azerbaycan, “Kafkas Arnavutları” (var olmayan) adlı bir grubun bölgede Hristiyan mekanları yarattığı şeklindeki itibarını kaybetmiş bir teori lehine Ermeni tarihini silmeye devam ediyor. 27 Eylül sabahı, saat 3 civarında, telefonuma Azerbaycan’ın Artsakh-Dağlık Karabağ’a hava saldırısı başlattığına dair bir mesaj aldım. Güney Kafkasya’nın kıyı, 150.000 etnik Ermenilerin  yaşadığı dağlık yerleşim bölgesi onlar tarafından kontrol edilmektedir, ancak bölgeyi komşu Azerbaycan talep ediyor.

Dağlık Karabağ (tarihsel olarak Ermenice “Artsakh”), geçmişi yüzyıllar öncesine Hıristiyanlığa kadar gitmesine rağmen, en eski Hıristiyan topluluklarından birine ev sahipliği yapmaktadır. Kayalık dağ manzarası, M.S. ikinci ve dördüncü yüzyıllarda zulümden kurtulan ilk Hıristiyanlar için bir sığınak oldu. Daha sonra Kafkasya’ya yayılan ve Karabağ’ın doğusundaki düzlüklerdeki yerleşimlerin çoğunu yayan İslama karşı bir sütun haline geldi.

Bugün kanyonlara bakan kalelerden, antik döneme dayanan sonsuzluk işaretleri ile özenle oyulmuş haçkar (Haç şeklinde oyma taş) anıtlarından, güçlü asırlık duvarlara sahip manastırlardan bahseden kültürel mirası, Ermenilerin ebedi varlığının yaşayan tanıklarıdır.

Cumartesi sabahı hem Artsakh-Dağlık Karabağ hem de kültürel mirası saldırı altındaydı.

Son yirmi yılda çatışma; sayısız askeri çatışmaya, ateşkes ihlallerine tanık olduğuna rağmen bu sefer vaziyet kesinlikle farklıydı.

Akrabalarım, köylerini savunmak için daimi sınır koruma milislerin saflarına katıldı ​​ve onların aileleri sığınaklarda, derme çatma barınaklarda ve yoğun ormanlarda saklandı.

Ancak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çöküşünü izleyen 1990 Artsakh-Dağlık Karabağ savaşından farklı olarak (öncesinde Azerbaycan’da Bakü’de ailemi mültecilere dönüştüren Ermeni karşıtı katliamlar), Ermeni gençleri kendilerini, sadece dağlara aşina olmayan Azeri askerlerinden değil, kolayca ulaşılabilen İsrail-Türk insansız hava araçlarından ve Azerbaycan’ın askeri-etnik müttefiki Türkiye’nin lojistik ve stratejik desteği ile kuzey Suriye’den getirdiği İslamcı paralı askerlerden de savunuyorlardı.

7 Ekim’de Artsakh-Dağlık Karabağ fotoğraflarıma bakarak uykuya daldım. O gece kendimi Şuşi’deki Kutsal Kurtarıcı Kilisesi’ni (Ghazanchetsots Katedrali) ziyaret ederken  ve sunağın arkasında saklanmış halde kendimi düşündüm.

Gözlerimi kapattım ve zihinsel olarak atalarımın daha önce kervanlarıyla İran’a gittiği ve  tapınaktan Şuşi’den geçen İpek Yolu’nu çizdim. Sadece bir hafta savaştaydık ama ben artık barışı hayal ediyor ve Artsak-Dağlık Karabağ’ın yeniden inşasını nasıl destekleyeceğimi düşünüyordum.

Kibrit kutuları ve kalın mum tabakasıyla kaplı Gıtcavank’ın sunağı (2015), Sovyet döneminde bu gelenek korunmasa da, yerel Ermeni Hıristiyanların tapınağı ibadet için ziyaret etmeye devam ettiklerini göstermektedir.

Geriye dönüp bakınca, bu düşünceler harika bir savunma mekanizmasıydı. Aslında, hatırlatmak isterim ki 100 yıl önce, 1920’de  Azerilerin, etnik müttefikleri olan Osmanlı Türklerinin yardımıyla (ya da o zamanlar kendilerini  Kafkasya Tatarları olarak hitap ediyorlardı) gerçekleştirdiği 1.5 milyon Ermeni’nin katledildiği soykırımdan hemen sonra Şuşi’deki son Ermeniyi bile öldürdüler, 7.000 Ermeni evini, işyerlerini yaktılar ve şehrin Ermeni kiliselerini yıktılar.

O dönemde Artsakh nüfusunun %90’ından fazlası Ermeniydi, ancak bölgenin yerel yönetimi değişiyordu. Aralarında Artsakh, Zangezur, Nahiçevan da dahil olmak üzere Kafkas Tatarlarının iddiaları neticesinde Aralık 1920’de Milletler Cemiyeti, yeni kurulan Demokratik Azerbaycan Cumhuriyeti’nin devlet olma talebini reddetti ve sınırlarını kesin olarak belirlemeyi imkansız buldu. 

Elbette, Rus Devrimi’nden sonra, Kafkasya’da sınırlarını belirlemeye çalışan birkaç ulus devlet ortaya çıktı ve bu da çoğu kez etnik gruplar arası şiddeti kışkırtıyordu.

Bu ulus inşasının kanlı kaosuyla çevrili İngilizler, Almanlar ve Türkler, doğal kaynaklarla dolu Bakü şehri (şimdi Azerbaycan)  ve  petrol rezervlerini yönetmeye çalıştı. (O zamanlar ailem Bakü’de yaşıyordu, diğer birçok Artsakh Ermenisi gibi, petrol-doğalgaz endüstrisinde çalışıyordu).

1920’de Bolşevikler, Sovyetler Birliği’nin enerji talepleri için bolca bulunana Bakü üzerindeki egemenliklerini pekiştirdiler. Bolşevikler, bazı etnik Ermeni gruplarının yardımıyla Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni devirerek yerine yeni kurulan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni getirdiler.

Kısa bir süre sonra, muhtemelen Türkiye’nin baskısı altında, Jozef Stalin, Azerbaycan SSC’sini yatıştırmak için Artsakh’ı anavatanı Ermenistan’dan ayırdı ve onu yeni kurulan petrol zengini Azerbaycan SSC’nin sınırlarına dahil etti.

Ermeniler için yarı teselli olarak Artsakh’ın iki bin yıldan fazla bir süredir çoğunluğu Ermeni olan çok uluslu bir nüfusu sürdürdüğünü, idari merkezi Şuşi olan özerk, kendi kendini yöneten bir bölge haline gelmesi kabul edildi.

Kutsal Kurtarıcı Ghazanchetsots Katedrali’nin 1990 yılında Artsakh-Dağlık Karabağ savaşı sırasında Azerbaycan’ın işgalinden kurtarılmasının ardından Ermeniler, gelecek nesillere bir hatırlatma olarak tapınağın yıkılmasıyla ilgili bazı işaretleri yenilememeyi seçtiler ve  ikonları imha eden Azerilerin İsa’nın yüzünü ve vücudunun çoğunu  çekiçle kırdığı eylemleri gerçekleştirdiler.  (2015).

Ertesi gün, 8 Ekim, Şuşi’ye dönme rüyamı gördüğüm gün, uyandım ve bombalanmış Ghazanchetsots Tapınağı’nı gördüm. Azerbaycan, tarihi Şuşi tapınağını bir değil iki kez vurmuştu. İHA tarafından vurulduğu bildirilen ikinci saldırı sonucu İlk saldırıyı kaydetmek için olay yerine gelen üç yabancı gazeteci yaralandı. Şuşi’yi birkaç kez ziyaret ettiğim için, bu darbenin bir kaza olamayacağını anladım. Ghazanchetsots Katedrali’nin yakınındaki tek bina,  Sovyet döneminden kalma bir apartman idi. Orada herhangi askeri hedef yoktur.

Çok geçmeden, annelerin çocuklarıyla birlikte kendilerini Azerbaycan tarafından bombalamalarından ve insansız hava araçlarından korumak için tapınağın bodrumunda saklandıklarını öğrendik.

Azerbaycan katedrali hedef aldığını reddetti ve bu suçlamaları “yalan haber” ve “kara propaganda” olarak değerlendirdi.

Bu, kendisine birçok savaş suçu ve insan hakları ihlali sorulduğunda, otokratik, totaliter rejiminin tipik bir örneğidir.

Bu arada 9 Ekim 2020’de “Vladimir Solovyov ile Akşam” adlı programını izliyor ve Rus-Azerbaycanlı bir gazeteciyi takip ediyordum. Onun iddiasına göre, saldırı gerçekten meydana geldiyse haklı bir şey oldu, çünkü Ermeni askerleri Ghazaneçetsots katedralini dua için kullanıyordu, Azerbaycan ise  bu Ermeni “teröristleri” hangi  “tuvalet”te te olsa boğmak istiyordu.

Aynı zamanda, kilisede askerlerin dua etmesi, ilgili uluslararası hukuka göre bir dini veya kültürel merkezi askeri hedef haline getirmeyi haklı çıkarmaz. Bu, bugünkü Azerbaycan’ın Ermenilere ve “Ermeni kültürel” dini mirasını nasıl gösterdiğinin çarpıcı bir kanıtıdır.

Savaş bir aydan fazla sürdü. Neredeyse her gün oradaki arkadaşlarımdan Azerbaycan kuvvetleri tarafından yerleşim yerlerine misket bombası kullanılması, savaş esirlerinin başlarının kesilmesi,  esir alınması ve Artsakh-Dağlık Karabağ’ın yoğun ormanlarında, annemin köyü Nıngi dışında, yağmur gibi yağan bombalamalar hakkında rahatsız edici haberler aldım. Buna sosyal ağlara yayılan video klipler eşlik etti.

Halbuki, birçok devletlerarası ve sivil toplum örgütleri de dahil olmak üzere birçok medya kuruluşu, “her iki tarafı” da askeri eylemlerini durdurmaya çağırıyordu. Daha da kötüsü, Azerbaycan rejimi (Türk medyası ve yetkilileri tarafından desteklenen) bu suçların bu “provokasyonlarının” arkasında etnik Ermenilerin olduğu yönündeki temelsiz, mantıksız suçlamalarını tekrarlıyordu.

10 Kasım 2020’ye kadar, Ermenistan ve Azerbaycan, Şuşi dahil Artsakh-Dağlık Karabağ’ın üçte ikisini Azerbaycan’a bırakan Rus arabuluculuğunda bir ateşkes (“Üçlü Anlaşma”) üzerinde anlaştılar. Bölgedeki Rus barış güçlerinin varlığı memnuniyetle karşılandı.

Bugünün tartışmanın ve yüz yıl önce olanlar arasındaki paralellikler daha açık olamazdı.

Ancak tek yeni simetri, sosyal medyanın gücü, yani sahada olup bitenlerle ilgili bilgileri nasıl aldığımız ve Azerbaycan rejiminin uluslararası topluma  inandırmak istediği yanlış bilgileri nasıl yaydığı.

Ateşkesin hemen ardından Azerbaycanlı siyasetçiler, Artsakh-Dağlık Karabağ’ın “kurtuluşu”ndaki zaferlerini duyurmak için Twitter’a (seçtikleri sosyal medya platformu) girdiler. 

(Sovyet sonrası bağımsız Azerbaycan’ın Artsakh-Dağlık Karabağ’ı asla yönetmemiş olması önemli değil) ve Artsakh-Dağlık Karabağ’ın asırlık dini anıtlarının Ermeni değil, Kafkas Arnavutları olduğu şeklindeki temelsiz teoriyi savundular (M.Ö. 2. yüzyıla kadar uzanan bir kabileler federasyonu, daha sonra Kafkasya’da, Artsakh-Dağlık Karabağ’ın ana sakinleri olarak proto-Azeri olduğunu düşündükleri bir krallık).

Azerbaycan sosyal medyasının bu faaliyeti Ermeni kültür mirasının Metropolitan Müzesi gibi birçok  kurumlar tarafından korunmasıyla, hatta birçok akademisyenden gelen açık bir mektupla doğrudan karşılaştı, ayrıca  Vladimir Putin’in bizzat Azerbaycan’a bir uyarı gönderdi ve Hıristiyan sitelerinin korunması gerektiği konusunda ısrar etti.

Birkaç yıl önce, Azerbaycan egemenliği altındaki Artsakh-Dağlık Karabağ’ın kültürel mirasına ilişkin uluslararası hukukta hangi korumaların var olduğunu araştırırken Azerbaycanlı Kafkas Arnavutlarının iddiasıyla karşılaştım.

Kültürel mirasın bulunduğu Artsakh Cumhuriyeti’nin başka bir ülke tarafından tanınmayan bir cumhuriyet olduğu ve bu tür kültürel mirasın uluslararası korunmasıyla ilgili bir sorun teşkil ettiği göz önüne alındığında, bu özellikle önemliydi, çünkü çoğu devletlerarası kuruluşların çoğu hukukun üstünlüğü üzerine değil, devletlerin egemen eşitliği ilkesi üzerine inşa edilmektedir.

O zaman, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) himayesinde çeyrek asırlık müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanması ve savaşın yeniden başlaması halinde, Azerbaycan’ın bir kez daha kasıtlı olarak Ermeni kültürünü ve 1990’larda Artsakh-Dağlık Karabağ savaşında yaptığı  gibi dini mekanları hedef alacağı ve cezasız kalacağını düşünmüştüm.

Bu arada, Kafkas Arnavutları ile ilgili iddia, barış zamanında veya daha doğrusu Ermeni kültür mirasının Azerbaycan sınırları içinde kalacağı dönemde Ermeni kültür mirasına yönelik bir tehdittir. Ve maalesef uluslararası hukukta bu anıtları Azerbaycan’ın kasıtlı yıkımından koruyacak resmi bir mekanizma yok.

1990’larda Artsakh-Dağlık Karabağ savaşı sırasında Azerbaycan’ın hava saldırıları sonucunda Gandzasar’ın dış görünümüne verilen hasarlar bugün hala görülebiliyor (2010).

Azerbaycan Artsakh-Dağlık Karabağ’ı talep ettiği sürece bölgenin Ermeni kültür mirasının anıtları ciddi tehlike altındadır. Azerbaycan ulusal kimliği fikrinden  bin yıldan fazla bir süre (bazı durumlarda iki bin yıl) öncesine dayandığı, birçoğun Azerbaycan’daki egemen dinden (İslam)  birkaç yüzyıl öncesine bile dayandığı için ve Azerbaycan’ın etnik atalarından (Orta Asya’dan Türk kabileleri) daha eski olduğu için bu anıtların varlığı Azerbaycan’ın bölgedeki tarihi iddialarını tehdit ediyor ve reddediyor.

Azerbaycan, Ermenileri uzaklaştırmak için Güney Kafkasya’da çökmekte olan Hıristiyan medeniyetini yaşayan bir medeniyete bağlamak için Kafkas Arnavut argümanını kullanıyor.

Ermeni kültürel mirasının Kafkas Albanları (Arnavutları), dolayısıyla Azerbaycan yanlısı

olduğu fikrine rağmen, bu tür iddialar, Azerbaycan’ın, değişken sınırları içinde bulunan taşınabilir ve taşınmaz Ermeni kültür mirasını büyük ölçüde tahrip etmesine engel olmadı. (Hyperallergic.com’a göre Nahicevan’daki son 89 Ermeni kilisesinin, binlerce ortaçağ haçkarının ve Ermeni mezar taşlarının yıkılması canlı bir örnektir).

Üstelik Azerbaycan, Artsakh-Dağlık Karabağ’daki Hristiyan dini mekanlarının proto-Azerbaycan olduğunu iddia etse de, Azerbaycan Artsakh-Dağlık Karabağ’daki yüzlerce kilise ve anıtın hiçbirini UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kaydedilmek üzere aday göstermedi. Ancak, Şuşi kalesini aday gösterdi. (Ermenistan Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler Artsakh-Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan sınırları içinde bir toprak olarak gördüğü için herhangi bir anıt aday olarak gösteremez).

Üçlü anlaşmanın şartları, etnik Ermenilerin  M.Ö. ikinci yüzyıla ait Ermeni şehri Tigranakert’in (son saldırganlık sırasında Azerbaycan tarafından da bombalandı) kısmen kazılmış kalıntıların bulunduğu Ağdam bölgesi de dahil olmak üzere,  M.S. 5. yüzyıla ait Ermeni kilisesinin bulunduğu Laçin bölgesi (Ermenice adı Kaşatağ), Eski Tsitsernavank manastırı, Ermeni dini mirasının birçok hazinesinin bulunduğu Kelbecer bölgesi (Ermenice adı Karvaçar) gibi Artsakh-Dağlık Karabağ’ın birçok bölgesini terk etmesini gerektiriyor.

2015 yılında Amerika Birleşik Devletleri merkezli Ulusal Ermeni Araştırmaları Derneği’nden (NAASR) bir araştırma bursu aldım ve sözde Kafkas Albanlarının (Arnavutları) 13. yüzyılda kurulan ya da yeniden inşa edilen Dadivank-Gandzasar manastırları dahil  üç kiliseden ve  Kelbacar, Hadrut’un Giçavank kasabasından bahsettikleri için taleplerini incelemeye başladım.

Üçlü anlaşmaya göre, bu manastırların çoğu şu anda Azerbaycan’ın kontrolü altındadır, aşağıdaki nedenlerle açıklıyorum ki üçü de Azerbaycan’ın doğrudan yıkımına ve kültür mirasının imhasına karşı savunmasızdır.

Ermeniler, iki bin yıldan fazla bir süredir Artsakh’ta kalıcı bir varlığa sahipler. M.Ö. 189 yılında Ermeni Kralı Artaşes zamanında Artsakh bölgesi, Ermenistan Krallığı’nın 15 eyaletinden biri oldu. 12 havariden ikisi (Aziz Thaddeus ve Bartholomeos) M.S. birinci yüzyılda şehit olan ilk Evanjelistlerdi.  Yine de Hıristiyanlık, Kapadokya’da büyüyen Ermeni-Part soylularından Aziz Aydınlatıcı Krikor’un çabalarıyla bölgeye yayılmaya devam etti. M.S. 301 yılı civarında Kral Trdat III, Hıristiyanlığı Artsakh’ı da içeren Ermenistan Krallığı’nın resmi dini yaptı.

Artsakh,  Utik ve Syunik bölgeleri Sasani yönetimi altında bir “Yeni Albanlık” oluşturmak için birleştirilmeden önce Ermenistan Krallığı ile ilişkilerini gösteren Alban Kafkas Krallığı 387’deki haritası (Wikipedia tarafından sağlandı)

M.S. 387 yılında Bizans-Sasani İmparatorlukları Ermeni Krallığını ikiye böldü ve bunun sonucunda  428’de Artsakh, Yeni Alban’ın Pers bölgesinin bir parçası oldu.

Bu bölge, Kafkas Albanlarının yaşadığı Alban bölgesindeki eski Ermeni bölgeleri Artsakh, Utik ve Syunik’i birleştirdi. Sasani’nin başarısız zorla asimilasyon çabalarına rağmen, Yeni Albania’nın yerel yöneticileri özerkliklerini büyük ölçüde korudular. Bu özerklik döneminde, beşinci yüzyılın başında Aziz Mesrop Maştots, Ermeni alfabesini yaratarak Yeni Albania’daki Amaras Manastırı’nda ilk Ermeni dil okulunu açtı. (Daha sonra Maştots, Kafkas Albanları için de bir alfabe oluşturdu).

Beşinci yüzyılın başında Ermeni alfabesinin oluşturulması, kiliselerin ayinlerini Yunanca veya Arapça yerine Ermenice yapmalarına izin verdiği için Ermeni kültürünün uyumuna katkıda bulunmuştur. Alfabeye sahip olmak, Ermenilerin işgalci imparatorluklara boyun eğdirme ve asimile etme girişimlerine rağmen kendilerini çevredeki halklardan ayırmalarına, kültürlerini ve kimliklerini korumalarına izin verdi. Ermeni Apostolik Kilisesi’nin Bizans’tan ayrılması ve ardından Kalkedon Konseyi’nin reddedilmesi, karakteristik Ermeni benzersizliğinin algılanmasında da büyük rol oynadı.

Önümüzdeki birkaç yüzyıl boyunca Araplar, Selçuklu Türkleri ve Moğollar da dahil olmak üzere birçok göç dalgası Artsakh’tan geçti. Araplar yedinci yüzyılda geldi, Sasanilerin bölgedeki yerini işgal etti ve 10. yüzyıla kadar orada hüküm sürdü. Araplar, Transkafkasya’daki insanların çoğunu İslam’a dönüştürseler de, etnik Ermenilerin çoğunun dini doğasını değiştirmede başarısız oldular. 10. yüzyılda yaşamış bir yazar olan Movses Dashkhurantsi, 7. yüzyılda Ermeni-Kafkas Alban soylu ailelerin Araplarla mücadele etmek için genellikle evlilik yoluyla nasıl ittifak kurduğunu açıklıyor.

10. yüzyılın sonunda, Yeni Albania’nın Ermeni ve Kafkas Albanları sakinleri arasında başka hiçbir fark yoktu. Nitekim Dashkhurantsi’nin kronolojisinin son bölümünde Albania prensi, Ermeni kralı Sımbat’ın kardeşi olan “yerli Ermeni Ebu Ali” olarak anılıyordu.

11. yüzyılda Türk boyları Orta Asya’dan istila ederek 1071’de Selçuklu İmparatorluğu kuruldu. Pek çok tarihçi, Selçuklu Türklerinin en önemli mirasının dilbilimsel olduğunu iddia ediyor, çünkü Türkçe, Kafkasya’daki birçok yarı göçebe aşiretin Türk soyu olmamasına rağmen Türk olarak tanınmasına yol açtı.

Ancak yüzyılın sonunda Hristiyanlar yeniden bağımsızlıklarını kazandılar ve bölgeyi Ermeni yöneticiler ele geçirdi. 12. yüzyıl, çok sayıda manastır vakfının inşasıyla sonuçlanan feodal dönemin başlangıcını işaret etti. M.S. 1235’te Moğollar, Transkafkasya’nın çoğunu işgal etti, tahrip etti ve bölgeye yarı göçebe Türk-Kürt paralı askerleri yerleştirdi, bu da öldürülen veya sürgüne gönderilen birkaç Ermeni yönetici ailenin ortadan kaybolmasına neden oldu.

1299 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Oğuz Türklerinin gelişiyle ve  Persler ve Sefavi İran’a karşı iki başarılı savaştan sonra Türk dilinin dilsel etkileri derinleşti ve 16. yüzyılın başlarında bölgedeki işgallerini güçlendirdiler.

Ancak bu başarılar bir asırdan fazla sürdü. Rusya kısa süre sonra devreye girdi ve bölge üzerinde Osmanlı Türkiye, İmparatorluk Rusya ve Sefavi İran’a karşı üçlü bir mücadele ile sonuçlandı.

5. yüzyılın ilk Ermeni dil okulu olmasının yanı sıra, Amaras Manastırı’nda Aziz Grigor Aydınlatıcı’nın  torunu Surp Grigoris’in ve Yeni Albania Katolikosunun mezarlıkları da yer almaktadır.

13. yüzyılda Moğollar Amaras’ı yağmaladılar, 1387’de “İslam’ın Kılıcı” Timurlenk tarafından istila edildi, 16. yüzyılda yeniden yıkılarak 17. yüzyılda güçlendirilmiş surlarla yeniden inşa edilmiş, sonra terk edildi. Daha sonra Rus imparatorluk birlikleri burayı bir sınır kalesi olarak kullandı, 1858’de Şuşi Ermenilerinin yardımıyla yeniden inşa edildi.

Azeri kimliği, büyük ölçüde Ermeni kimliğinin aksine, son zamanlarda ortaya çıkmış.

Türkçe konuşan bu nüfusun “Azeri” veya “Adırbecanlı” olarak ilk anı, 20. yüzyılın başlarında, 1918’de “Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kısa süren kuruluşunda” ortaya çıktı.

Bundan önce, nüfusa “Kafkas Tatarları” veya kısaca “Tatarlar” deniyordu. Açık bir dile, alfabeye ve dine sahip Ermenilerin aksine Azeriler, kendilerini dilsel ve etnik olarak Türklerle ve Şii Müslüman inançlarından dolayı İranlılarla özdeşleştirerek baktılar. Türk  ve Fars dünyaları arasındaki bu bölünme, Azerbaycan’ın ulusal etnik bilincin gelişmesini engellemiş olabilir.

Kafkas Tatarlarının Artsakh ile ilgili iddiaları 19. yüzyılın sonlarında başladı.

Ruslar, 1868’de Elizavetpol eyaletini yarattıktan sonra, Artsakh’ı çekip doğuda çeşitli yarı göçebe ulusların yaşadığı ovalara ilhak ettikten sonra ortaya çıktı (Kafkas Tatarları, Talişlar, Tatarlar, Lezgiler gibi).

20. yüzyıldaki bu yeniden bölgesel  yapılanma, Ermenistan ve Azerbaycan arasında Artsakh için rakip talepler yarattı ve bu talepler Jozef Stalin’in Sovyetler Birliği’ndeki Komünist Partisinin Kafkasya bürosunu devirerek Dağlık Karabağ’ı Ermenistan SSC yerine yeni kurulan Azerbaycan SSR’de Özerk Bölge olarak kurma kararıyla şiddetlendi.

20. yüzyılın başında Pan-Türkizm fikri Azerbaycan kimliğini büyük ölçüde etkiledi. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarında Pan-Türkizm, Balkanlar’dan Batı Çin’e kadar tüm Türk halklarının birliğini savundu.

Ermenistan, birleşmiş Türk dünyasını bölen tek coğrafi engeldi. Dahası, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlılar, Azerbaycan’ın Artsakh’a yönelik taleplerini desteklemek için, Kafkas İslam Ordusu’nun Ermenistan’ı işgalinden sonra Ermenileri, 1895-1896 Ermenilere karşı katliamlarının failleri olan Kafkas Tatarları ve Osmanlı Jön Türkleri tarafından Ermenilere yönelik 1915 soykırımı ile özdeşleştirdi.

Elbette, birkaç yüzyıldır bölgede Kafkas Tatarlarının varlığından önce Ermeni kültür alanlarının varlığı, Azerbaycan’ın toprak iddiaları için bir sorun yarattı çünkü Azerbaycan’ın Artsakh üzerindeki sözde tarihsel haklarını ihlal ediyorlar.

Dahası, Kafkasya’da pek çok etnik grubun yaşadığını ve farklı kültürel manzaraya katkıda bulunduğunu kimse inkar etmese de, kimlikleri İslam’ın benimsenmesiyle oluşan Kafkas Tatarlarının Hıristiyan dini mekanlarının torunları olabileceğine inanmak zor.

Çünkü, etnik Ermeniler kendi kaderlerini tayin hakkını savunmaya başladıkça, ve Artsakh’taki Ermeni nüfusunun çoğunluğu, Sovyet Anayasası uyarınca Azerbaycan SSC’den ayrılma taleplerini dile getirdi ve Azerbaycan’ın Artsakh ile zaten gergin olan bağları daha güçlü bir kanıtlama gerektirdi.

Kafkas Alban tarih yazımı. Kafkas Alban tarihçiliği, mevcut Azeriler ile “kayıp Kafkas Albanları” arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu iddia ediyor. Bu iddia, bir grup Azeri arkeolog Azerbaycan SSC’de Kafkas Alban yazılarının kalıntılarını keşfettiğinde 1947’de yapıldı.

Kayıp Kafkas Albanlarının Azerilere bağlanması, Sovyetler Birliği’nde ulusal kimlik inşa etmenin izin verilen yollarından biriydi; bu, akademisyenleri Sovyetler Birliği’ni ve sınırlarını meşrulaştırmak için tarih yazımına katılmaya teşvik ederken, ancak Azerbaycanlı Müslüman Türklerin ve İran birliklerinin öfkesini kışkırtacaktı.

1965 yılında Azerbaycan tarih yazımının babası Ziya Bunyatov, Arap döneminde Kafkas Albaniası tarihi üzerine VII-IX. Yüzyıllarda Azerbaycan başlıklı bir kitap yayınladı.

Bunyatov, Azeri ulusal kimliğinin altında yatan şüpheli iddialardan bazıları arasında, Movses Dashkhurantsi’nin 10. yüzyıl Alban tarihinin aslen Kafkas Albancası (Ermenice değil) olarak yazıldığını, ardından Ermeniceye çevrildiğini ve bu iddiayı destekleyecek hiçbir kanıt bulunmamakla birlikte yok edildiğini iddia ediyor. Daha sonra birkaç bilim insanı, Bunyatov’un, açıkça Ermeni olarak tanımlanan birçok tarihi aktörün yaptığı gibi, Daşkhurantsi’nin Ermeni mirasını tenezzül ederek çevirilerini tahrif ettiğini gösterdi. Bunatov teorik olarak, birkaç Ermeni kilise yazıtlarında isimlerini göreceğiniz Beglaryanlar ve Hasan Calal gibi Artsakh’ın Ermeni prenslerinin etnik olarak Ermeni olmadığını, bunun yerine Ermenileşmiş Albanlar olduğunu belirtmiştir.

1986’da Bunyatov’un öğrencisi Farida  Mamedova, Kafkasya Albaniası jeopolitik sınırlarının eskisinden çok daha geniş olduğunu savundu. Mamedova, Kafkasyalı Albanları entegre bir etnik grup olarak sundu ve Orta Çağ Artsakh’ın Ermeni olmadığını, Aziz Mesrop Maştots’un (Ermeni alfabesinin yaratıcısı) Ermeni alfabesini yaratmadığını, bunun yerine Kafkas Albancasında reform yaptığını iddia etti. Kafkas Alban Kilisesi’nin yüzyıllardır Ermeni Apostolik Kilisesi’nden bağımsız olduğunu, ancak Arap fethinden sonra Ermeni Apostolik Kilisesi’ne teslim olduğunu ileri sürdü.

Bunyatov’un ve Mamedova’nın amacının kaybolan Kafkas Albantları ile yaşayan Ermeniler arasındaki herhangi bir bağı ortadan kaldırmak olması malumdur. Halbuki, Azerilerin eski, ancak yerli bir Hıristiyan kimliğine ihtiyacı vardı.

Bunyatov’un ve Mamedova’nın bursu bu konuda Azerbaycanlı olmayan her tarihçi tarafından ciddi şekilde eleştirilse de, akılcı mitolojileri, Hıristiyanlaştırılmış Kafkas Albanların ataları, yani Artsakh’ın eski, yasal sahipleri Ermeniler değil Kafkas Tatarları olduğu fikrini mevcut Azerbaycan bilincine aşılamayı başardı.

Artsakh’ta Ermeniler ve Kafkas Albanlarının bir arada yaşamasına rağmen, derin dini değişimlerinin kanıtladığı gibi, Azeri Kafkas Alban tarih yazımı Ermeni dilinde Yeni Albania, Albania veya Ağvank gibi tüm referansları Kafkas Albanlığı olarak Ermenistan’ın bölgedeki varlığını yok etmek için kullanmaya çalışıyor.

Benzer şekilde, birçok Ermeni prensinin aslında Ermeni olmadığı iddiası, modern tarihçilerin bu prensler hakkında yazdıkları her şeye inanmamayı gerektirir. Örneğin Hasan Calal’ın “Ermenistan Prensi” unvanının sadece bir isim olduğuna, onun etnik kökenini hiçbir şekilde tanımlamadığına inanmak gerekir. 

Ermeni-Kafkas Alban soylu aileleri, Dashkurantsi’nin 10. yüzyıl kronolojisinin sonuna kadar Araplarla savaşmak için çoğunlukla evlilik yoluyla birbirleriyle ittifak kurarken, Alban prensi Ermeni kardeş “yerli Ermeni Ebu Ali” idi. Kral Sımbat: Artsakh’ta Ermeni ve Alban kimliklerinin karıştığı anlamına geliyor.

Daha yakın zamanlarda, Azerbaycan tarih yazımı Ermenileri anavatanlarından kovma konusunda daha da ileri gitmiş ve 19. yüzyılın başlarında Rusların ve İranlıların Ermenileri Ermenistan’ın belirli bölgelerine (örneğin başkent Yerevan) ve Artsakh’la tanıttığını iddia etmiştir.

Azerbaycanlı akademisyenler, George A. Burnutyan’a atıfta bulunarak sessizce Rus nüfusunun anketlerine referans sunarak ve kendilerine bir güvenilirlik pelerini yaratarak bu tür iddialarda bulunuyorlar. Meğer üst düzey Azerbaycanlı yetkililer, Yerevan, Sevan ve Zangezur gibi Ermenistan’ın çoğu bölgesinin “tarihsel” Azerbaycan toprakları olduğunu düşünüyor.

Kafkasyalı Albanların Artsakh’ın kültürel mirasına olan talebinin rolü nedir? Neden bu kadar çok bilim adamı bu yerlerin “kültürel yıkım” ile karşı karşıya kalmasından korkuyor? Başlangıç ​​olarak, bu, bu anıtların benzersiz veya ayırt edici Ermeni özellikleri içeren (Kafkasyalı Alban olarak aktarılamayan) herhangi bir unsurunun yok edileceği anlamına gelir. Bu, aşağıdakileri içerir:

(1) Kubbe. Dadivank, Gandzasar ve Gtiçavank manastır komplekslerinde bulunanlar da dahil olmak üzere bölgedeki Ermeni tapınaklarının çoğu, Ermenistan’daki Eçmiadzin tapınağına benzer mimari özellikler sergiliyor. İkincisi, Surp Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi, dünyanın en eski kiliselerinden biridir. Bu mimari özellikler arasında, tepesinde yuvarlak, sivri bir kubbeye sahip bir çapraz plan bulunmaktadır. Ermeni kutsal topraklarının en tanınmış özelliklerinden biridir. Azerbaycan’ın Azeri kontrolündeki Şuşi’den ateşkesle tahrip edilen fotoğrafları görüyoruz:  kubbesi kaldırılan Yeşil Manastır (Yeşil Şapel) Aziz Hovhannes Mıkrtiç Ermeni Kilisesi. Azerbaycan, revizyonist taktiklerine bağlı kalarak, 19. yüzyılın başlarındaki Yeşil Manastır Kilisesi’nin Ermeni değil, Rus Ortodoks olduğunu haksızca savundu.

Hadrut’taki Gtichavank Manastırı, Azerbaycan’ın son askeri saldırısından önce (2015) geniş çapta restore edildi; Manastır artık Azerbaycan’ın kontrolü altındadır.

(2) Kuruluş hakkında kitabeleri ve bağışçıların portreleri: Ermeni kültür mirasının iki ayırt edici unsuru, kilise bağışçılarının portreleri ve kilisenin temelini anlatan yazıtlardır.

Bağışçıların portreleri, en ünlüleri IX-X yüzyıllarda Bagratuni hanedanı tarafından yaratılan ve kural olarak kilisenin tasarımını kendi ellerinde tasvir eden bölgedeki Ermeni kiliselerine özgüdür. Bu nedenle, yazıtlar ve bağışçıların portreleri, Azerbaycan’ın Ermeni kiliselerinin Kafkas Albanları olduğu yönündeki iddiasının en sorunlu unsurlarıydı çünkü Ermenice yazıtlar ve bağışçıların portreleri, tapınağı sipariş eden ve onlar için toprakları teslim eden Ermeni soyluları tasvir ediyordu. Azerbaycan rasyonalizmi, herhangi bir dayanak olmaksızın bu yazıtların Ermeniler tarafından yüzyıllar sonra bu tapınakların Kafkas Alban kökenini gizlemek için eklendiğini iddia ediyor. Buna göre, fırsat verilirse birçok kişi Azerbaycan’ın Artsakh tapınaklarından Ermenice yazıtların sileceğinden korkmaktadır. Azerbaycan Savunma Bakanlığı, Dadivank’ın bir videosunu yayınladı ve Dadivank’ın yazıtları (tapınağın iç ve dış duvarlarında) açıkça kayıp. Örneğin, Dadivank’taki yazıtlar ortaçağ Ermenicesinde şöyle açıklıyor: M.S.  1214 yılında Haterk Kraliçesi Arzu, oğullarının anısına bir kilisenin inşasını finanse etti ve sözlerini tuttu çünkü kiliseyi kendileri inşa etmeye niyetlendiler, ancak zamansız ölümlerinden dolayı yapamadılar.

Ben, Arzu Hatun, İsa’nın itaatkar hizmetkarı ve Haterk’in ve tüm Yukarı Khaçen’in hükümdarı Kral Vakhtang’ın karısı,  büyük umutla bu kutsal tapınağı kocamın ve oğullarımın huzur içinde yattığı mekanda inşa ettim. Büyük oğlum Hasan Hristiyan inancından dolayı Türklere karşı yapılan savaşta şehit oldu ve üç yıl sonra küçük oğlum Grigor de İsa’ya katıldı. İnşaat 663’te [Ermeni takvimine göre] tamamlandı.

Manastırın güney cephesinde kiliseyi temsil eden iki oğlu Prens Hasan ve Grigor tasvir edilmiştir.

Ermeni prens Hasan Celal’i tasvir eden Gandzasar’ın bağışçıların portreleri (2015)

M.S. 1216 yılında  Khaçen Ermeni prenslerinin mezarlığı olan Gandzasar’da bağış kayıtları kilisenin içine, yani en kutsal bölgelerine kazınmıştır. 

Kuzey duvarındaki bir yazıt, Prens Hasan Calal Daula’yı inşası 1216’da başlayan ve 1238’e kadar süren Gandzasar Manastırı’nı işletmeye alma arzusunu anlatıyor. Kilisenin dışında, kubbedeki bağışçıların portresinde, Selçuklu sarayında iktidarı yansıtmak için bağdaş kurup bir kilise maketi tutan Prens Hasan Calal tasvir edilmiştir.

O zamanlar moda olduğu gibi Arap etkisi altındaki ismi kabul etmesine rağmen, Prens Hassan Calal Daula (Khaçen Ermeni hanedanının büyük prensi) çağdaşları tarafından Ermeni olarak tanımlanmaktadır.

“Sevgiyle Celal dedikleri Khaçen ve Artsakh bölgelerinin büyük prensi Hasan, dindar bir inançlı, mütevazı bir Ermeni’dir.” Ancak Bunyatov ve Mamedova gibi Azeri akılcılar, Prens Hasan Calal Daula’nın Ermeni değil, Kafkas Albanı olduğunu iddia ediyor.

(3) Haçkarlar. İsa’nın çarmıha gerilmesini ve bu çarmıha gerilme yoluyla kurtuluşunu temsil eden haçlı anıt, Ermeni Hristiyanların ibadetlerinin ve onların tefekkür ve kutsal ayinlerinin önemli bir parçasıdır.

Ermeniler, güneşin veya sonsuzluğun sembollerinde tasvir edilen bir haç içeren karmaşık bir şekilde oyulmuş Ermeni haçkarları olan haçkarlar (haç oymalı taş) olarak bilinen şeyi yaratırlar.

Haçkarlar, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Mirası Temsilci Listesi’nde yer almaktadır. Hem Ermenistan hem de Artsakh’ın manzarasını süslüyorlar.

Bunları yollarda, dağların tepelerinde, tabii ki kiliselerde, mezarlıklarda, dua eden Hıristiyanların yaktığı erimiş mumlarla kaplı temellerde bulabilirsiniz. Hadrut’tan son görüntüler, Azerbaycan askerlerinin son askeri ilerlemesi sırasında Azerbaycan’ın işgal ettiği bir bölge olan Hadrut’ta bir haçkar’ı tahrip eden Azerbaycan askerlerini gösteriyor.

Artsakh’ta 370 kilise dahil 4.000’den fazla Ermeni kültür alanı var. Şimdi bu kültürel mirasın çoğu, bazı bölgelerde Rus barış güçlerinin varlığına rağmen, Azerbaycan’ın fiilen kontrolü altında olduğuna göre, Azerbaycan’ın onları yok etmeyeceğine dair çok az umut var.

Uzmanların çoğu, Azerbaycan’ın kültürel soykırımının, 17.-19. yüzyıllara kadar uzanan en son Ermeni kiliselerinden başlayarak, on yıllar olmasa da uzun yıllar içinde gerçekleşeceğini tahmin ediyor (Şuşi’deki Ghazançetsots ve Yeşil Manastır’da olduğu gibi, Dadivank’taki gibi.)

Aslında Azerbaycan,  envanter yapmak ve Artsakh’ın statüsünü değerlendirmek isteyen bağımsız uzmanların girişini reddetmeye devam ederek, bu kültürel mirası korumaya yönelik ilk çabaları bile engelliyor. (Bu tabii ki Ermeni anıtlarının yok edilmesini kolaylaştırıyor, daha sonra Azerbaycan’ın Nahçıvan kazılarında yaptığı gibi var olmadıklarını iddia ediyor).

21 Aralık 2020’de UNESCO, UNESCO Protokolünün İkinci Komisyonunun kararına göre, Azerbaycan’ın UNESCO’nun talebi üzerine Artsakh’a bağımsız, teknik bir uzman heyeti göndermekle işbirliği yapmadığını üzülerek ifade eden bir basın açıklaması yaptı. 

Artsakh’ın Hıristiyan dini mekanları şüphesiz eşsiz Ermeni görsel geleneğine atıfta bulunuyor. Bununla birlikte, hangi Hıristiyan mirasının yalnızca Ermeni, Kafkasyalı Alban olduğunu anlamaya çalışmak mantıklı değil. Var olan Ermeniler buraları kullanacaklar ve koruyacaklar ama yaşayan Ermeniler buralardan kovuldu.

Bu nedenle, Ermeni kültür mirasını kurtarma çağrıları, yerli grubun kayıp milenyumunun anıtlarını gelecekte turistik cazibe merkezlerine dönüştürmek için korumayı amaçlıyordu. Bunlar, günümüz Türkiye’sinden ve Güney Kafkasya’dan yüzlerce Ermeni anıtının imha edilmesinin bir sonucu olarak devam eden kültürel soykırımın durdurulması için acil bir taleptir.

Ancak şimdilik, Artsakh yerleri yüzyıllarca süren işgalden sonra hala ayakta; bölgenin uzun süredir devam eden Hıristiyan mirasının yaşayan tanıkları. Böylece, Artsakh’ın kültürel manzarası, modern ve rekabetçi bölgesel iddialara karşı büyük bir meydan okuma sunuyor. Artsakh’tan talepte bulunan herhangi bir etnik grup, önce bu kültürel anıtlarla bağlarını açıklamalıdır. Ya da Azerbaycan söz konusu olduğunda, önce bunları kanıtlamalı ve sonra yok etmelidir.