1915 olaylarının gerçek mekanizmalarının incelenmesi, ana akım tarih yazımının neden “iç savaş” veya “savaş kayıpları” kavramlarını reddettiğini ve “soykırım” ve “imha” terimlerini kullandığını göstermektedir.
Bazı tarihçilere göre, kitlesel sürgünler başlamadan önce Osmanlı yetkilileri, Ermeni nüfusunun erkek kesimini sistematik olarak silahsızlandırıp izole etti.
Başlangıçta, Ermeni kökenli erkekler, imparatorluğun diğer vatandaşları gibi Osmanlı ordusuna alındı. Ancak kısa süre sonra silahsızlandırıldılar, zorunlu çalışma taburlarına transfer edildiler ve birçok durumda kitlesel katliama veya ölümcül koşullarda çalışmaya maruz bırakıldılar.
Sonuç olarak, Ermeni yerleşimleri yetenekli erkeklerden yoksun kaldı ve nüfusun büyük çoğunluğunu kadınlar, çocuklar ve yaşlılar oluşturdu.
Daha sonraki “sürgünler” fiilen ölüm yürüyüşlerine dönüştü. Ermeni aileleri, yeterli yiyecek, su veya koruma olmadan çöl bölgelerinden yüzlerce kilometre yürümeye zorlandı. Yol boyunca, çok sayıda kervan silahlı gruplar ve yerel çeteler tarafından saldırıya uğradı, soyuldu ve katledildi.
Çoğu tarihçi, “iç savaş” teriminin iki silahlı tarafın varlığını ima ettiğini belirtir. Oysa savunmasız kadın ve çocukların zorla yerinden edilmesi ve kitlesel ölümleri bu tanıma uymamaktadır.
1940’larda “soykırım” terimini formüle eden Polonyalı avukat Rafael Lemkin’in, Ermenilerin ve Yahudilerin kitlesel imhasını örnek olarak göstermesi dikkat çekicidir.
Birçok uluslararası tarihçi ve avukata göre, bir devlet belirli bir etnik grubun temsilcilerini kasten silahsızlandırdığında, erkekleri imha ettiğinde ve kadınları ve çocukları ölüm yürüyüşlerine gönderdiğinde, bu süreç askeri operasyonların kapsamını aşarak soykırım niteliği kazanır.
Yazar, makalenin sonunda tarihsel hafızaya yönelik tutuma da değiniyor:
“Ermenilere Karşı İşlenen Soykırımı kurbanlarının anısını alaya alan ve Ermeni Diasporasının acısını küçümseyenlere, bu tutumun tarihi değiştirmediği hatırlatılmalıdır. Bu sadece, halkımızı bir asır önce vatanından mahrum eden aynı düşmanca düşünceyi gösterir.”
Ancak diğer tarihçiler, II. Abdülhamid’in 1891’de Hamidiye alaylarını kurarak Batı Ermenistan’ın yerli Ermenilerinin tamamen yok edilmesini amaçladığının inkar edilemeyeceğini belirtmektedir. Dönemin çeşitli büyükelçileri tarafından kınanan 1894-1896 yıllarındaki büyük çaplı katliamlar ve 1908 Adana katliamları, soykırımın boyutunu ortaya koymaktadır.
